Yirminci yüzyılın başlarında, nerdeyse bütün okuryazar insanların aklından, son derece zengin, insanlara boş vakit sağlayan, düzenli ve verimli bir geleceğin toplumu düşü-cam, çelik ve karbeyaz betondan oluşan parlak, pırıl pırıl bir dünya-geçmekteydi.
Bizim yaşadığımız dönemde gözle görülür bir değişiklik olmak ihtimali sıfır. Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, ne avuç toprak ve kemik parçaları olarak.
Her gün, her saat hayata dört elle sarılmak, gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek, tıpkı hava olduğu süreç nefes almayı bırakmamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü.