Okurken beni zorlayan kitaplar arasında yerini aldı Yeraltından Notlar. Çünkü bu kitap bir olayı değil, olayın insan ruhunda açtığı yarayı anlatıyor. Bir hikâyeyi takip etmiyoruz; bir zihnin içinde dolaşıyoruz. Ve o zihin huzursuz.
Ruh hâllerini adeta anatomik bir hassasiyetle çözümleyen bir üslupla kaleme alınmış. Kitap iki bölümden oluşuyor.
Birinci bölümde adsız anlatıcıyla tanışıyoruz: kırk yaşında, emekli bir memur. Petersburg’da tek başına yaşayan, kendini “hasta, kötü, çirkin” diye tanımlayan bir adam. Toplumu, akılcılığı ve insanın her zaman rasyonel davrandığı fikrini sert bir dille sorguluyor. Ona göre insan, çıkarına olanı değil; bazen özgürlüğünü kanıtlamak için zararına olanı seçer.
İkinci bölümde ise geçmişte yaşadığı olaylar üzerinden bu kırılgan gururun nasıl şekillendiğini görüyoruz:
Okul arkadaşları tarafından küçümsenmesi, bir subayla yaşadığı omuz çarpma takıntısı, bir genelevde tanıştığı Liza’ya yaptığı uzun tirat… Ve Liza gerçekten ona geldiğinde, eline geçen o nadir bağ kurma fırsatını yine kendi elleriyle yok edişi.
Kitabın merkezinde gurur var. Ama bu güçlü bir gurur değil; kırılmış bir gurur. Sevilmekten korkan, aşağılanmamak için yalnız kalmayı seçen bir bilinç. Yeraltı adamı için sevgi kabul etmek, savunmasız kalmak demek.
Kitapta rasyonaliteye karşı bir savaş hâli var. 2x2=4 bir kesinliktir. Ama yeraltı adamı “insan bazen 2x2=5 olsun ister” der. Çünkü 2x2=4 bir duvar gibidir. Kesinlik özgürlüğün sınırıdır. Bu yaklaşım modern varoluşçuluğun erken bir yankısı değil de nedir?
Yeraltı adamı acıdan beslenir. Çünkü acı kimliği olmuştur. İyileşmek, o kimliği kaybetmek anlamına gelecektir.
Bu kitabı okumak, kırılmış kalbini korumak için acıyı zırh yapan bir insanın ruhuyla dans etmek gibiydi. Hepimizin yaşadığı ama çoğu zaman dile