İşte burada ekmek, şarap, masa, mesken:
erkeğin, kadının ve yaşamın gerektirdikleri:
baş döndürücü huzur bu yere akıp durdu,
bu ışıkla kavruldu yanık ahali.
Şeref olsun pır pır edip uçan iki eline,
şarkının ve mutfağın akça işleri,
selam olsun! koşturan ayaklarının birliğine,
yaşasın! süpürgeyle dans eden dansçı.
Suları ve baskınlarıyla o coşkun ırmaklar,
o azap içinde köpüğün otağı,
o kundakçı petekler ve resiflerdir
bugün kanının bu sakinliği benimkinde,
bu gece gibi yıldızlı ve mavi kanal,
bu sonsuz şefkat sadeliği.
Yazık bana, yazık bize, sevgilim, tek arzumuz sadece sevmekti birbirimizi, lakin bunca acılar arasında bize düşen sadece ikimizin canımızın yanması oldu.
Bizim için istedik Sen'i ve Ben'i,
Sen olan, öpücükten, Ben olan gizil ekmekten,
Ve böyleydi her şe, sonsuzca yalın,
ta ki girene kadar nefret pencereden.
Nefret ediyorlar aşkımızı sevmeyenler, herhangi bir aşkı da, o talihsizler
yitik salondaki iskemleler gibi
küllere karışana
ve taşıdıkları tehditkar yüzleri
sönük alacakaranlıkta sönene kadar.
Yalancıdır ayı yitirdiğimi söyleyenler,
buna kumdaki akıbetimi delil gösterenler,
soğuk dillerinde daha neler neler:
Niyetleri saklamaktı evrenin çiçeğini.
“Şarkı söylemeyecek artık o âsi kehribarî denizkızının, yoktur halktan başka bir şeyi.”
Ve çiğnediler ağızlarında kesintisiz belgelerini
patronluk yaparak unutuş gitarıma.
Gözlerine fırlattım yüreğini benimkine çivileyen
muhteşem mızraklarını aşkımızın,
ve çığırdım ayak izlerinin bıraktığı yasemini,
yitirdim kendimi gözkapaklarının altındaki ışıksız gecede
ve doğdum yeniden aydınlık sarmaladığında beni,
ey eşsiz karanlıklarımın ecesi.