Dünyanın üstüne atılan bu yarı perde nedendi? Bu yürek titreyişleri, bu ruh coşkusu, bedenin böyle gevşeyiverişi nedendi?
Yataklarına yattıklarına göre insanların hiç de görmedikleri bu güzellik, çekicilik bolluğu nedendi?
Bu ulu görünüm, gökyüzünden yeryüzüne serpilmiş şiir bolluğu kimin içindi?
Bir kuşku, bir belirsiz kaygı sarıyordu içini; içinde bazı bazı sorduğu sorulardan birinin doğduğunu sezinliyordu.
Tanrı bunu niçin yapmıştı?
Geceler uykuya, bilinçsizliğe, dinlenmeye, unutuşa ayrıldığına göre, onu gündüzlerden daha güzel, Şafaklardan, akşamlardan daha hoş yapmak niçindi, sonra niçin bu ağır, bu baştan çıkarıcı, bu güneşten daha şiirli, bu öylesine kapalı olduğu için, gün ışığıyla aydınlatılamayacak adanmışa benzeyen bu yıldız gelip de karanlıkları böylesine saydamlaştırıyordu?
Niçin şarkıcı kuşların en ustası ötekiler gibi dinlenmiyordu da heyecan veren gecede şakıyordu?
“Kurbağalar hiç durmadan kısa ve madenci sesler fırlatıyorlardı uzaya, uzak bülbüller de buna düşlere dalmış, tane tane şarkılarını, ay ışığının baştan çıkarıcı içinde öpüşler için yapılmış, hafif, titreşimli ezgilerini karıştırıyorlardı.”
“Zayıflamış, birdenbire bitkinleşmiş buluyordu kendini; oturmak, orada kalmak, seyre dalmak, yarattıklarına bakarak Tanrı’ya hayran olmak geliyordu içinden.”
Derin derin soluk almaya başladı, şarap içen ayyaşlar gibi içti havayı.
Kıra gelir gelmez okşayan aydınlığa batmış, solgun gecenin bu yumuşak, bitkin büyüsünde boğulmuş ovayı seyretmek üzere durdu.
“Çıkmak için kapısını açtı; ama eşikte duruverdi, her zaman görülmeyen türden bir ay ışığı karşısında şaşakalmıştı.”
“… kendini birdenbire dalgınlaşmış, solgun gecenin ulu ve durgun güzelliği ile coşmuş buldu.”