Ölüler ölüdür; özellikle bunlar. Mezarlarına sıkı sıkı gömülmüşlerdir. Mezarlık, kimsenin kaçabileceği bir hapishane değildir. O halde, niçin bu kadar korkuyorum ki?
İdam cezasının okunmasına kadar nefes aldığımı, hareket ettiğimi, diğer insanlarla aynı ortam içinde yaşadığımı hissedebiliyordum. Oysa şimdi benimle ve dünya arasında sanki bir duvar vardı. Şimdi artık bana hiçbir şey eskisi gibi görünmüyordu. Bu aydınlık ve geniş pencereler, bu güzel günes, bu berrak gökyüzü, bu hoş çiçek, hepsi de soluk bir beyaza; kefen rengine sarılmışlardı.
Bu kadar güzel duyguların içinden o korkunç düşünce nasıl çıkabildi? Havadan ve güneşten ötürü sarhoş olduğumdan özgürlükten başka bir şey düşünmem imkansızdı. Ümit etrafımdaki gün ışığı gibi sanki içimde parlıyordu; kurtulmayı ve hayata tekrar dönmeyi beklercesine yargının vereceği kararı gözlüyordum.
Ve her şey yabancıydı. Ağaç yabancıydı, günbatımı yabancıydı, su yabancıydı, tadı ve kokusu farklıydı; sanki ölenlerle birlikte biz de yeryüzünü terk etmiş ve başka bir dünyaya geçmiştik, esrarengiz olayların ve kasvetli, uğursuz gölgelerin dünyasına.
Sanki aynı başlangıçsız ve bitimsiz günün içindeydik, kâh karanlık kâh parlak, ama yine anlaşılmaz, yine kör. Ve hiçbirimiz korkmuyorduk ölümden, çünkü ölümün ne olduğunu anlayacak durumda değildik.