Fransız edebiyat eleştirmeni ve antropolog Rene Girard’ın ilk kez 1982 yılında yayımlanan GÜNAH KEÇİSİ isimli kitabını Alfa yayınlarından ve Işık Ergüden çevirisi ile okudum.
Sayfalar, satırlar arasında geriye dönerek, zaman zaman okumaya ara verip internetten, MSGSÜ Sanat Tarihi ders notlarım ve kitaplarımdan araştırmalar yaparak tamamladığım çok keyifli ve bilgilendirici bir okuma oldu benim için…
Günah Keçisi kavramı, insanlığın günahlarını taşıdığına inanılan bir keçinin kefaret için çöle salınması veya uçurumdan atılması ritüeline dair Yahudi inancından kaynaklanıyor.
Rene Girard, mimetik arzu kavramı ile arzunun içsel olmadığını, kaynağında mimesisin bulunduğunu söylüyor. Yani arzularımız aslında öykündüğümüz diğer insanların arzuları ve içinde yaşadığımız toplum ve kültürle doğrudan ilintili… Şiddet eksenli mimetik arzu ise (günah keçisi olarak tanımladığımız) kurban kültünü oluşturuyor ve Girard bunu kitabında örneklerle açıklıyor.
Özellikle etkilendiğim 3. ve 11. bölümler…
3. bölümde; “Oedipus mitini salt edebi ya da psikanalitik bir metin olarak okumak doğru değil, bunu bir kıyım metni olarak yorumlamak gerekir.” diyor yazarımız.
Oedipus, günah keçisi… Kollektif şiddete maruz kalıyor çünkü Thebai’ı kasıp kavuran vebadan sorumlu tutulmasını gerektirecek kurbanlık işaretlerinin tümünü kendisinde barındırıyor. Nedir bu kurbanlık işaretleri dersek, her şeyden önce topluma “yabancı” Oedipus. Evlat edinilmiş, nereden geldiği bilinmiyor. Öz babasını öldürüyor (bilmeden bile olsa) ve annesi ile evleniyor. Ve hepsinden önemlisi bir ayağı sakat…
İnsanlık tarihi boyunca “yabancı” ve “sakat olmak” toplumdan dışlanmak, kollektif şiddete maruz kalmak ve günah keçisi kabul edilmek için yeterli neden olarak görülmüşlerdir. Marie Antoinette de “yabancı” olduğu için Fransız