Latin Amerika edebiyatının büyük ve “büyülü” yazarları Borges, Allende ve özellikle hayranı olduğum Marguez’i seviyorsanız Bolano’yu okumak sizi zorlayabilir. Hele bir de Paz ve Neruda’nın büyüsünde iseniz Bolano size şok yaşatabilir.
2666’yı Türkçeye çeviren Zeynep Heyzen Ateş’e göre; “İlk görüşte aşk, Bolano-okuyucu ilişkisinde ender bir durum.” Tanımak, anlamak, emek vermek gerekiyor Bolano’yu sevmek için…
Roberto Bolano, Latin Amerika’nın hiç de “büyülü olmayan” gerçeklerini, kapitalizm ve Amerikan emperyalizmi etkisindeki yaşamları, modernizmin acımasızlığına mahkum insanları “damardan gerçekçi” kurgusuyla anlatıyor bizlere.
2666, Bolano’nun isyanı… Dünyanın tüm çirkinliklerine ve hatta bu çirkinlikte payı olan edebiyata karşı bir isyan… Sözcüklerin, gerçekliği ortaya çıkarmak yerine üstünü örtmek için kullanıldığı edebiyata karşı başkaldırı 2666…
Bu romanı, klasik polisiye türü gibi okumak, okumaya çalışmak Bolano’ya ve kendinize haksızlık olur. Neden, niçin, şimdi ne olacak, katil kim gibi sorulara cevap arayarak, sonuca ulaşmak ve boşlukları doldurmak için okunacak bir roman değil 2666.
Gizemli yazar Benno Von Archimboldi’nin izini süren dört kafadar edebiyat eleştirmeni ve diğer karakterlerin sonu olmayan, açık uçlu, iç içe geçmiş hikayelerini okurken küçük bir kasabada işlenen yüzlerce kadın cinayeti, 2.Dünya savaşı, Naziler, askerler, öldürülenler, öldürenler, yoksulluk, acımasızlık ve şiddet içerisinde kaybolmuşluk duygusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Ve dahası “yaşam”, “ölüm”, “insan olmak, olabilmek” kavramları üzerinde derin düşüncelere dalıyor ve kendinizi sorguluyorsunuz.
Naziler ve 2.Dünya Savaşı sürecine romanın kurgusu içerisinde özellikle yer veriyor Bolano… Savaş sonrası Almanya’dan kaçan nazilerin, siyasi ve ekonomik çıkarlarla Güney