Suçla, katliamlarla, kadın ve çocuk cesetleriyle, toplu mezarlarla, küçük büyük deliliklerle, yozlaşmış insan ruhuyla, şiddet, daha çok daha da çok şiddetle örülmüş bir çağın tuhaf bir dökümü bu kitap. Bolano kalemini çekip 20. yüzyılın boğazına dayamış sanki, sanki bu uçsuz bucaksız mezarlığın, bu korkunç devin kolunu arkaya kıvırmış da, zorla anlattırmış her şeyi..
Anlatırken daldan dala atladığı oluyor çağın, gereksiz ayrıntılarda dolaştığı, bağlantısı kopuk hikayelerde gezindiği oluyor. Yani, okurken e hadi, sadede gel diye bağırasınız geliyor bazen. Sonra dili çözülünce de susmak bilmiyor, utanmazca, arsızca, acımasızca döküyor eteklerindekileri. Artık sus, bu kadarı yeter diye bağırasınız geliyor bu sefer de.
Bu çağ, en çok, en sık, en sistemli, en hesabı sorulmamışından, kadın öldürmüş. 360 sayfa boyunca her paragraf başında bir kadın ismi fısıldıyor kulağınıza. Bu çağ paraları, güçleri, suçları hep erkeklere yedirmiş. Erkek büyütmüş bu çağ. Sonra var gücüyle çukur kazmış, bir üşümüş insan bedeni daha alamam diye çığlık atan, titreyen çukurlar..Aceleden kendi ayaklarını da gömdüğü çukurlar..Bu çağ, uzanıp ölülerin açık kalmış gözlerini kapatmış sonra, gözkapakların altında biriken yarım kalmışlıklar ona öyle bakmasın diye.
Peki ya geride kalanlar? Bazıları suç ortağı, çağ atmış onları ağzına, çiğneyip tükürmüş. Yaşıyorlar, tükürük olmanın felsefesine sarılarak. Bazıları, bir mezarlıkta yürüdüğünün farkında. Mezarlara basmamaya çalışarak atıyorlar adımlarını. Yaşıyorlar, kabuslara sıkışıp, deliliğe sarılarak..
”Ne de olsa hepimiz çocuğuz, yaralarla, düğümlenmiş damarlarla, tümörlerle, kahverengi lekelerle kaplı çocuklarız, ama çocuk çocuktur, hayata tutunmayı asla bırakmayız çünkü hayatın kendisiyiz.”
Kitabı kapatıyorum. Geride bir görüntüler, metaforlar,