Emrah İmre

Emrah İmre

Çevirmen
8.1/10
6.149 Kişi
·
13.729
Okunma
·
2
Beğeni
·
554
Gösterim
Adı:
Emrah İmre
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1980
1980’de İstanbul’da doğdu. İsviçre, Brezilya ve Yeni Zelanda’da yaşadı. Auckland Üniversitesi’nde Dilbilim ve Karşılaştırmalı Edebiyat öğrenimi gördü. İngilizce, Portekizce, İspanyolca ve Fransızca’dan çeviriler yaptı. José Saramago, Amit Chaudhuri, Nicholas Christopher, Patrick Neate, Steven Brust ve Luisa Valenzuela gibi yazarların eserlerini Türkçeye çevirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
60 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Bugün biten ikinci kitap. İkisi de birbirinden güzel, anlamlı, hafızama her yönüyle kazınan eserler...
Bir adadan bahsedildiğini zannederek başladım okumaya, ancak anlatılan bir adamın öyküsüymüş meğer; yanılmışım.
Kralın kapısına gelip bir tekne isteyen, nedeni sorulunca da 'bilinmeyen ada' aradığını söyleyen ve denizcilikle alakası olmayan bir adamın öyküsünü okuyoruz bu kez. Bir temizlikçinin de katılmasıyla iki kişi oluveriyorlar. Adayı ararken, kendisini de aramaya başlıyor adam. Belki de baştan beri aradığı budur adamın.. Herkesin 'bilinmeyen ada' kalmadı demesine inat, kraldan kaptığı karavelayı hiç düşünmeden karar kapısından çıkıp kendisi ile bilinmeze giden temizlikçi kadın ile yaşanabilir bir yere çeviriyor adam. Artık tek başına olmadığını bilerek açılıyor denize ve aramaya başlıyor bilinmeyen adayı.
Yine bir ülke ismine, kişi ismine rastlamıyoruz ve yine virgüllerle bölünen diyaloglar okuyoruz ama yine bunu çok seviyoruz. Nasıl sevmeyelim böyle güzel yazılırsa bir kitap!
Okuyoruz, kapatıyoruz kapağını kitabın ama yine de düşünmeden edemiyoruz; acaba adayı buldular mı? Kadın ve adama ne oldu? Karar kapısından çıkmakla ne kazandı kadın ya da neyi kaybetti bilmeden? Bilinmeyen ada var mıydı gerçekten? Yoksa sadece gerçeklerden kaçmak için bir neden miydi bilinmeyen adayı aramak?
Beğenerek, bitmesin isteyerek okunmalı. Çünkü bunu hak ediyor bu güzel eser...
264 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Biri dese ki “Hippi’yi” beş kelime ile tanımla. Diyeceğim kelimeler; cinsellik, müzik, dans, seyahat ve uyuşturucu. Evet, hippi olmanın yolları bunlardan geçer. Çiçekli fistan, elbiselere yapıştırılmış çeşitli figürler, olmazsa olmaz uzun saç ve kot pantolonu da unutmamak gerek.

1970 yıllarında ABD’nin bağrından koparak dünyaya yayılan bu kültür akımının, kimine göre zibidiler takımı, kimine göre ise ahlaksızlar takımı olarak bilinmesine sebep olunmuştur. Haklı yanları var mı? Ben göremedim.

Hikâye için denir ki Paulo Coelho’nın öz yaşam öyküsüne en yakın olanıdır. Karakterin gerçek olduğunu yazarın kendisi de belirtmiş hatta ana karakterlerden birinin isminin de Paulo olması da bunu desteklemiştir. Bir dünya kitap kapak renk seçeneklerinizin olduğunu unutmayınız, benim kapağım beyazdı.

Kitap konusu geçmiş zamandan başlayıp, üçüncü tekil şahıs anlatımıyla şimdi ki zamanda devam edip o şekilde son buluyor. Hikâye edilen konu “Ergen İrisi” gençlerin iç dünyalarını tamamlaması ve kemale ermek için kendilerini Hindistan, Nepal, Peru ve Amsterdam gibi şehirlerde kutsal ışığı bulup, paranormal güçlere erişmek istemesini ve oralarda inzivaya çekilip hayatları Tanrı’ya adamak istemeleridir.

Çok güzel bir şekilde konular birbirine bağlanmış ve yazarın akıcı dile her sayfada kendisini belli ediyor. Hikayenin İstanbul’dan, Anadolu’dan az biraz Türk kültüründen ve Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmesi göğsümüzü kabartmıyor değil.

Aşırı derece uyuşturucu türleri ve kullanım şekilleri hakkında içerik mevcut. Yazarın betimlemeleri o kadar hoş ki; “Bir tadına baksak mı?” diye içinizden geçirmeden edemiyorsunuz. Bilenler bilir, bizim ülkemizde de her sene düzenli olarak Fanta, Pepsi, Coco Cola gibi içecek firmalarının düzenlediği (Rock'n Coke, Fanta Gençlik) festivaller hippilerin yaşam felsefelerine çok yakın. Tesadüf bu ya gırla “Prezervatif” tüketimi yaşanan bu tür etkinliklerde yer bulmakta çok zor.

Hippilerden anladığım normalde tek eşliler, ancak seyahat halinde ortalık bayram yeri !!!

Kitap kahramanımız Paulo’nun huzura ermesi için çıktığı bu yolda, huzuru Rumi Dergah’ında bulması ise çok güzel. Mevlana’a hazrete de kitap içerisinde ufak donuşlar yapılmış ve kendisinden bahsedilmiştir.

Diğer kahramanımız Karla ise hayatı boşluk içerisinde dalgalanırken uyuşturucunun boş bir kimyasal olduğunu gönlü aşk ile tutuşunca anlıyor. Sevgi, uyuşturucudan daha etkili bir kimyasaldır…

Genel olarak kitap farklı konuları ele almış, okuna bilinir niteliktedir. Ben beğendim ve sıkılıp bunalmadan okudum. Tavsiye ederim.

Şimdi fırına gidip 3 tane yumurtalı ramazan pidesi alacağım. İstanbul için iftar saatine çok az kaldı :) Afiyet olsun.
(11 Haziran 2018 saat 20:08)

Sevgi ile kalın.
60 syf.
·8/10
Bu kadar kısa ve bir çırpıda okunan bir kitap nasıl bu kadar çok şey düşündürür? 'Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.' cümlesi nasıl da kendine getirir insanı. Bilinmeyen ada var mıdır meçhul ama bilinmeyen adanın aslında kendi benliğimiz olduğunu hissettim kitapta. Bilinmeyen adayı ararken kendi içimizde yeni keşifler yapıyor oluşumuz tesadüf değildir. 'Beğenmek sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek' diyor yazarımız ve nasıl da toplumsal sorunların ana damarına basıyor. Bu kısa ve düşündürücü kitapta buldum rüyanın en güzel tanımını. Okuyun diyorum ve rüyanın tanımıyla bitiriyorum.
-Rüya hünerli bir sihirbazdır, varlıkların boyutlarını ve birbirlerine olan uzaklıklarını değiştirir, yan yana uyuyan kişileri ayırır, birbirine uzak kişileri kavuşturur.
184 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Filmlerde müzik ve seslerin etkisiyle gözlerinizin yaşarması kolaydır fakat okuduğunuz kitap bunu başarıyorsa hatta bir yandan da kahkahalar attırıyorsa, harika bir kitap okuyorsunuz demektir. Şeker Portakalı da o kitaplardan biri oldu benim için. Çok akıllı, büyükler gibi düşünen, yaramazlık sınırlarını fazlasıyla aşmış fakat bir yandan da altın kalpli bir çocuğun hikayesi, adı Zeze..
184 syf.
Öykü nedir? Buna çok farklı yanıtlar verilebilir. Benim için öykü, az kelime ile bir dünya yaratabilme ve okuru bu dünyaya hapsetme becerisidir. Yazım şekli ne olursa olsun, bunu başarabilen bir yazar başarılıdır.

Samanta Schweblin’in ‘Ağızdaki Kuşlar’ isimli kitabı, bu konuda ne kadar başarılı sayılır? Birlikte irdeleyelim.

Daha ilk öyküden karanlık ve puslu bir dünyaya giriş yaptığınızın farkına varıyorsunuz. Afallıyor, daha önce okuduğunuz öykülerden farklı bir muhteviyata sahip kitaba alışma evresine giriyorsunuz. İnsanları ve çevreyi seçebilmekte güçlük yaşıyorsunuz. Gizemli bir dünyada el yordamıyla geziniyorsunuz. Peki yazar bunu nasıl sağlamış? Cevap: Sembollerle (simge).

Yazar hakkında araştırma yaptığınız zaman, çoğu otoritenin, yazar ile Kafka arasında bir bağ kurduğunu göreceksiniz. Ben iki üç öyküsünden sonra bu bağı nasıl kurduklarını anlayamamıştım. Ta ki ‘Mesut Medeniyete Doğru’ öyküsünü okuyana dek.

“Biletini kaybetmişti ve bilet gişesinin beyaz parmaklıklarının ardındaki adam, bozuk parası olmadığını söyleyerek ona yeni bir bilet satmayı reddetmişti. Şimdiyse istasyondaki dar banklardan birine oturmuş, dört bir yana doğru göz alabildiğine uzanan kuru tarlaları izliyor ve yakında korkunç bir şeyler olacağı içine doğuyor.”

Öykü bu şekilde başlıyor. Yazar, okurun zihnine kuşku tohumu ekiyor en baştan. Korkunç bir şeyler olacağını söyleyerek okuru öyküye hazırlıyor. Ve bozuk parası olmadığı için bilet alamayan bir adamı işaret ederek, öyküde bir tuhaflık var hissi oluşturuyor. Enfes bir giriş değil mi?

Kahramanımız Gruner, başkalarıyla tanışıyor ve ertesi gün gardan ayrılacağı inancıyla, o geceyi garda geçiriyor. Ertesi gün bilet alabilmek için parasını bozdurmak istiyor ama bunu başaramıyor. Kimse parasını bozmuyor. Gidecek kimse olmayınca da, tren garda durmuyor. Grumer çaresiz, beklemeye başlıyor. Öyküyü özet geçmek değil amacım. Şuna işaret etmek istiyorum: Okur olarak, bir öyküde mantık aramak yaptığımız en büyük uğraşlardan biri. Grumer’in durumunu okurken, bu mantığı devreden çıkarmanız gerekiyor. Zira yazarımız, öyküyü mantık çerçevesinde işlememiş. Öyle olsaydı eğer, Grumer bir şekilde treni durdururdu ya da bozuk parası olmadığı için trene nasıl binemeyeceğini söyler ve kavga çıkarırdı. Ama ortada bir gariplik var. Grumer hiçbir şekilde normal insanlar gibi davranmıyor. Neden?

Bu soruya cevap vermeden önce bir başka öyküye değinmek istiyorum: ‘Devrim Rüyası’

Bir grup arkadaş, barda son içkilerini almak için ayaklanırlar ama barmen onlara içki vermez. Çünkü bar kapanmak üzeredir. Müşteriler içkilerini almakta kararlıdırlar. Bu sebepten ötürü mekanı boşaltmazlar. Bunun üzerine barmen türlü hilelere başvurur. Normal durumda barın ışıkları kapanması ve müşteriler de söylenerek - en fazla tartışma çıkararak- bardan ayrılmaları gerekir değil mi? Peki neden insan davranışları bu öykülerde olması gerektiği gibi işlemiyor?

Schweblin, insan davranışlarını yeniden şekillendiriyor ve ortaya hazmedilmesi zor bir kara mizah çıkarıyor.

‘Mesut Medeniyete Doğru’ ve ‘Devrim Rüyası’ öykülerinde yazarımız yeni bir davranış biçimi yaratıyor ve her bir davranışa bir anlam yüklüyor. Yani eylemi sembolleştiriyor. Ve öyküsünü bu semboller üzerine inşaa ediyor. Barmen, patronun ya da kapitalist sistemin sembolü oluyor; alınamayan bilet, hayatımızda yapamadığımız köklü değişiklikleri ifade ediyor. Alt metin okumasını şart koşan öyküler, okura görmesi gerekeni anında göstermiyor. Bu sembolleri anlamak biraz da okurun tecrübesine ve algısına bağlı. Yazar, üst tarafta okuru farklı bir durumun içinde boğuştururken, alt tarafta farklı bir amaç güdüyor. Zaten kendisi de bu durumu Flannery O’Connor’ın şu sözleriyle ifade ediyor: “Okur size bakarken onu kıyasıya dövemezsiniz. Dikkatini başka yöne çeker, sonra onu kıyasıya döversiniz ve kendisini neyin çarptığını asla anlamaz”

Sembolik hava, öykülere gizemli bir hava katmış. Bu da okurun diri kalmasını sağlıyor. Oldukça zekice bir yöntem. Peki her öykünün sonunda okur bulanık ve gizemli dünyadan sıyrılıp gerçekliğin berraklığına ulaşıyor mu? Hayır. Bazı sembolleri anlamak çok güç. Hatta imkansız. Yazar, okuru fazla düşünmüyor. Ortaya attığı her sembolü açıklama gereği duymuyor. ‘Kazıcı’ öyküsündeki çukurun neyi simgelediğini bir türlü anlayamadım. Belki kitabı okuyan başka okurlar, bu eksikliği giderirler. Her ne kadar bazı sembolleri anlayamamış olsam da öykülerde garip bir çekicilik vardı benim için. Yazarın yarattığı dünyada var olmak mutlu etti beni.

Schweblin okuru elinde tutmayı çok iyi başarıyor. Gerilimli ve merak uyandırıcı öyküler yaratmış. Kelimeleri süslemeden vermiş okura. Betimleme yok denecek kadar azdı. Sade ve anlaşılır bir dil ile işlemiş öykülerini. Bu demek değildir ki, öyküler basit bir dille yazılmış. Aksine her bir cümle, yazarın okura attığı pençelerden biri. Öykü ilerledikçe üstünüzdeki pençeler de artıyor ve finalde (birkaç öyküsü hariç) son darbeyi yiyorsunuz.

Öykülerdeki karanlık atmosfer zaman zaman çok sertleşiyor. Bir köpeğin ölümüne şahit olduğunuzda afallıyorsunuz. Zihninizde canlanan sahne sizi fazlasıyla rahatsız ediyor ama yazar bu konuyu öylesine ustaca işliyor ki yazara kızamıyorsunuz. Aksine vahşet üstünden yaptığı eleştiri karşısında yazara şapka çıkarıyorsunuz. Kitaba adını veren ‘Ağızdaki Kuşlar’ öyküsünde canlı canlı kuş yiyen bir kız çocuğu ile karşılaşıyorsunuz. O satırları okurken bile mideniz bulanıyor. Fakat derine indiğiniz zaman kuşun aile içi iletişimsizliğin bir sembolü olduğunu fark ediyorsunuz. Yazar, konuyu bu şekilde işleyerek okurda iğrenme duygusu oluşturuyor. Bile isteye hem de. Aile içi iletişimsizlik, birey-çocuk arasındaki çatışma ancak bu denli çarpıcı işlenebilirdi.

Bazı yerlerde kitap hakkında büyülü gerçekçi dendiğini gördüm. Hatta yabancı sitelerde, kitap açıklamasında ‘magical realism’ (büyülü gerçekçilik) yazıyor. Peki bu öyküler büyülü gerçekçi mi? Elbette hayır. Büyülü gerçekçilikte yaratılan dünya nesnel dünyadan farksızdır. Aradaki fark, nesnel dünyaya başka bir dünyadan karakter ya da olay sokmaktır. Örneğin bir hayaletle kahvaltı yaparsınız ya da buzdan bir adam sevgiliniz oluverir. Bu durumda nesnel dünyanın kuralları işler öyküde. Bir tek, farklı dünyadan gelen nesne kendi dünyasının özelliklerini barındırır. Yani buzdan adam sıcağa gittiğinde erir ya da hayalete hiçbir şey işlemez. Schweblin’in öykülerinde böyle bir durum söz konusu değil. Schweblin öykülerini, dış dünyadan izole edilmiş, yeni bir dünyada inşaa ediyor. Aslında bu dünya nesnel dünyadan çok da farklı değil. Sadece, nesnel dünyaya semboller eklenmiş. Kuş, çukur, köpek gibi… Kafka’nın dünyasına çok benzeyen bir dünya olsa da işlenme şekli düşünüldüğünde özgün bir dünya yaratmış yazar.

Peki her öyküsünde sembol kullanmış mı? Hayır. Yazar, farklılıkları da denemiş. Örneğin, ‘Muhafaza Edilenler’ öyküsünde bilim kurguya yaklaşmış; ‘Noel Baba Evimizde Kalıyor’ öyküsünde klasik bir yazım tercih etmiş; ‘Benavides’in Ağız Valizi’ öyküsünde kara mizahın dibine vurmuş. Bu da yazarın deneysel bir kaleme sahip olduğunu gösteriyor. Bu yüzden de yazarın yazma şekli konusunda net bir şey söyleyemiyoruz. Genel kanım, sembolik yazdığı yönünde. Yaptığı farklılıklar da kitaba ayrı bir renk kazandırmış.

Schweblin’in yarattığı karakterlerin iki özelliği var: Endişeli ve korku içinde. Köpeği öldürmek zorunda kalan bir karakterin ya da karısını öldürüp bavula tıkıştıran bir karakterin endişesini duyumsuyoruz. Karakterlerin korkma sebebi ise karşı taraftakilerin tepkileri. Karısının ölüsü karşısında hayranlık duyan insanlar, kuş yiyen kızın babasına karşı son derece saygılı ve olağan davranıyor oluşu karakterleri afallatıyor. Sembollerle, içinde bulunduğumuz yaşamın ne kadar çürümüş olduğunu göstermiş yazar.

Kitabın İngilizce basımında 20 öykü yer alıyor. Türkçe çeviride 18 öykü var. ‘Butterflies’ isimli öyküsü Türkçe’ye çevrilmemiş. Bu durumu çevirmene sorduğumda, kendisine 18 öykü halinde geldiğini belirtti. Çeviri konusunda bir aksilik görmedim. Başarılıydı. ‘Butterflies’ öyküsünü de Türkçe’ye çevirdik. Okumak isteyen olursa iletebilirim.

Yarattığı dünyanın farklılığı, kullandığı sembollerin derinliği ile Schweblin oldukça başarılı bir iş çıkarmış. Ağızdaki Kuşlar kitabı, öykü severlerin sürekli yanında bulundurmak isteyeceği bir kitap.

“Burada mı yaşıyorsunuz?”
“Çalışıyorum,” dedi, “daha ileride,” diyerek kırların içlerini işaret etti.
“Ne iş yapıyorsunuz?”
Birkaç saniye tereddüt etti, kırlara baktı, sonra şöyle dedi:
“Bizler madenciyiz.”
275 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Hemen hemen herkesin ilgisini çekecek bir konuda P.Coelho'da yazmış. Kendi halinde ve tamamen sorunsuz gibi görünen, kocası ve ailesiyle de hiç bir çatışması ve problemi olmadığı halde, normal bir kadının "aniden ve tesadüfen mutsuz olduğunu farkedip", içindeki şeytanı ortaya çıkarıp, olmadık macera ve risklere girmesi bana oldukça uçuk geldi. Diyeceksiniz ki, "normal olan ve normal yaşam kalıpları içinde yaşayan biri için bu tip sıradışı yaşam tarzları tabii ki anormal gelecektir." Evlilik kurumunun sorgulanması, hemen hemen her evliliğin geçirdiği aşamaları irdeleyip, tartışması da ilginç geldi ve hoşuma gitti. Her zaman yaptığı gibi bu konuda da gerçekten güzel tespitler yapıp, işin felsefesine girmiş ki, bu kısmıyla okunmayı hak ediiyor.
152 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Wow, başlık titretti mi? Hımm, devam edelim o halde.

“Davacınla mahkemeye giderken yolda onunla anlaşmaya
çalış ki seni hâkim karşısına çıkarmasın ve hâkim seni
zindancıya teslim etmesin ve zindancı seni zindana
kapamasın. Söylemiş olayım, borcunu son kuruşuna kadar
ödeyene dek kurtulamazsın oradan.”
Yeni Ahit, Luka, 12: 58,59



“Hazır ol!”

On iki asker önce esas duruşa geçip sonra da tüfeklerini
omuzlarına dayadılar.

Kadın hiç kıpırdamadı.

Hâlâ hiçbir korku belirtisi göstermeden karşılarında
dikilmekteydi.

''Nişan al!''

''Ateş!''

Televizyonlarda, filimlerde izlediğiniz gibi vücudu titreyerek, sallanarak yere yığılmadı, kollarını kaldırıp çırpınmadı bile. Olduğu yere hafifçe yığıldı, başı hâlâ dimdik, gözleri hâlâ açıktı. O masum yüzün altında kan havuzu oluşmuştu. Askerlerden biri bu görüntüye dayanamadı ve oracıkta bayıldı. Teğmen tabancasını çıkarıp kadının yanına geldi, yüzüne kan sıçramaması için silahı şakağına bastırmadı ve tetiği çekti. Mata Hari öldü...

Acıyı hisset, daha, daha ve daha...

16 yaşlarında evinden uzak, yatılı bir okuldasın. Müdür zürriyetsizi seni bir gün odasına çağırıyor, ardından kapıyı kapatıyor ve seni öpmeye... şeyinle oynamaya başlıyor sonra hızlı bir şekilde masaya yatırıyor ve bekaretini bozuyor. Evet, Mata bunları yaşadı, öyle ki korku onu anlatmaktan alı koyuyordu. Ta ki okulda kendisi gibi buna maruz kalan arkadaşlarının olduğunu duyana kadar. Ne fark eder? Müdür emekli olmuş, kimse suçlama da bulunamazdı. Onlarca kız, hepsine tecavüz eden bir zürriyetsiz! Yinede korku engel oluyor, birilerine anlatsan eve çağırılır, olay duyulur, hayatın alt üst olur. Hoş, şimdi sanki çok iyiymiş gibi...

Mata o kadar güzel bir kadın ki, ama bir o kadar da bahtsız ve şanssız. Ülkeden ayrılmak ve kaçmak istiyor, bunun için gazeteye ilan veren bir subay(Rudolf MacLeod) ile tanışır ve bu subay baya varlıklı biridir. Endonezya'da varlıklı bir subay, bir kadın daha ne isteyebilir ki? Mata bu hayal ile geçmişi bir kenara bırakıp 3. buluşmada evlenme teklifini kabul eder ve 11 Temmuz 1895'te evlenirler.

https://hizliresim.com/16PqqA

Günler ilerledikçe alkolik Rudolf, bakire olmadığını öğrenir ve ondan olanları anlatmasını ister; Mata hıçkırıklar içinde müdürün odasında olanları anlatır Rudolf günler geçtikçe daha fazla ayrıntı ister. Hatta o kadar ileri gider ki, tecavüze uğradığı o gün üzerindeki etekte alması için onu çarşıya yollar Mata'ya bazen karşı koymasını, bazen de inlemesini ister. Evet, haklısınız o kel kafasına kızgın yağ dökmek gerekiyor. Neyse, bunu yapmasının sebebi evde bulunan hizmetçilerin Mata'nın bundan zevk almasını hissettirmek. Mata o anları şöyle açıklıyor:''Yavaş yavaş benliğimi kaybettim. Günlerimi kızıma
bakarak geçiriyordum, hırçın bir asilzade havalarında evde
geziniyor, cildimdeki morlukları aşırı miktarda makyajla
gizliyordum ama kimseyi, hem de hiç kimseyi kandıramadığımın farkındaydım. Yeniden hamile kaldım, oğlum doğduktan sonraki birkaç günü müthiş mutlu geçirdim, ardından bakıcı kızlardan biri bebeğimi zehirledi ama neden yaptığını bile öğrenemedim; bebeğimin ölüsünün bulunduğu gün evdeki diğer hizmetçiler bakıcı kızı öldürdüler. Çoğu
intikam alacağım derken ölçüyü kaçırdığını düşünüyordu; çünkü kızcağız sürekli dayak yemiş, tecavüze uğramış
ve bitmek bilmez çalışma saatleriyle emeği sömürülmüştü.''

Neden mi yazdım bunları? Kadın olmak, üzgünüm 'kız' olmak... hiç düşündünüz mü? Aşağlık, ucube, şerefsizlerin yanında neden masum, doğal, birçok şeyden çok daha güzel genç kızların olduğunu? Para için mi? Yoksa servet için mi? Hayır. Çünkü dünyanın, bu aşağlık evrenin bir sistemi var, güzel olan her şey soldurulmalı ve yavaş yavaş eritilmeli. Bunu da iblisin gayrimeşru çocukları, yani göbekli, kendini beğenmiş, kibirli, kağıtlara sahip, takım elbiseli, sadece iki dakikalık fiziksel haz peşinde koşanlar yapmakta.

Kitap hakkında...

Paulo Coelho'ya ait okuduğum üçüncü kitap. Elbette bununla sınırlı kalmayacak. Hayır hayır, sevdiğim için okumam;önemli bir şeyler 'söylediği' için okurum.Yemek için yemem, yemeği sevdiğim için yerim. Eğer sevmezsem, neden yiyeyim ki?

Casus kitabı, 2016 yılında yayımlanmış olup, klasik kitaplarında da olduğu gibi düşündürmeye, analiz etmeye ve çelişkiye düşürmeye çalışmıştır. Çelişki mi? İyi de kiminle?

Neden bir aynanın karşısına geçip sormuyorsun?


''Kendimden kaçamayacağımı ancak şimdi anlıyorum'' (86)

Bir daha oku, bir daha ve bir daha... Analiz edelim. Kendim'den' bütünüyle kaçmak istemek gibi. Ancak kaçamıyorsun, bu acı bir durum. Seçeneğin var mı peki? İki seçeneğin var. Ya kaçacak bir yer aramaktan vazgeçecek ve sonsuza dek sessizliğe mahkum olacaksın, ya da kabulleneceksin. Asıl soru: Hangisinin daha acı verici olduğu. Kaçmak mı, yoksa aramak mı? En zor şey de nedir bilir misin, aslında bu ikilemlerin birer safsata olduğunu bildiğini bildiğin halde arayışta olduğun. Aslında anladığın falan yok, sadece inandırmak ve kendini kandırmak istiyorsun hepsi bu. Bu göremeyebilir, duyamayabilirsin hatta yüz çevirebilirsin ama hissedemeyeceğini söyleyemezsin değil mi? His yanıltmaz, seni kandırmaz, sadece olsı gerçekleri sunar ve bu çoğu zaman acı olmuştur.

Acıyı hissetmelisin, ancak o zaman özgürlüğe kavuşabilirsin.


''Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum.''


Sen ve senin gibiler bedelin en ağır şeklini ödedi, en aşağlık pozisyonlara girdi, aşağlık insanlara sunuldu, aşağlık insanların salyaları altında sahip olundu, aşağlık insanlar tarafından aşağlandınız... Suç sizde mi? Hayır. Yukarıya bakın!

Keyifli okumalar.
143 syf.
·3 günde·8/10
"KENDİSİYLE MEZARI ARASINDA YALNIZCA KENDİ ÖLÜMÜ VARDI."

Her birimiz bir gün mutlaka öleceğimizi biliyoruz, ama ölümün soluğu ensemizde olsa ne hissederiz? Her an ölüm kaygısıyla yaşamak yaşamaktan sayılır mı? Diyelim ki ölümü kabullendik, ölüm anı geldiğinde korkusuzca ebediyete göç edebilir miyiz? İşte bu kitabı okurken bunları sorgulamamak mümkün değildi!

Kitap usta yazar, Gabriel Garciâ Mârquez'in 1947-1955 yılları arasında yazdığı öykülerden oluşuyor. Genel olarak bütün öykülerde ölüm ve ölüm kaygısı hakim. Bunun dışında birbirinden etkileyici rüyalar ve pişmanlıklar da ön planda öykülerde. Eser miktarda aşk da vardı tabii... (Olmazsa olmaz, her yerden çıkacak!)

İlk öyküde çocukluğunu ölü olarak yaşamış, kendi çürüme kokusunu alan bir genç karşıladı beni. Ölümü kabullenmek, her detayı ince ince düşünmek yapmak zorunda olduğu tek şeydi belki de. Peki ölüm vakti geldiğinde korkusuzca teslim olabilir miydi?

"Zaman ve mekân. Hayır. Böyle değil. Mekân ve zaman. Nallar havaya dikilmiş,işte işte böyle. Aman ne güzel! Artık kimse benim korkağın teki olduğumu, omurgamı parçalamak için kendimi ağaca veya tavan kirişine asmayı beceremediğimi söyleyemeyecek."

Bu da kim? Hemen söylüyorum. 'ÖTEKİ'. Bu öyküde saniye saniye bir intihara tanıklık ettim, Öteki'nin intiharına!

İkizi bir gün önce ölmüş adamın ölüm korkusu vardı bir de. Düşünsenize size tıpa tıp benzeyen biri ölüyor ve ertesi sabah aynada ölen ikizinizi görüyorsunuz. Kime bakıyordu adam, ikizine mi, kendine mi? Ayırt etmek çok zor değil mi? Bu karışıklığa bir de Mârquez'in muazzam üslubu eklenince keyifle okudum doğrusu.

Kitaba ismini veren "Mavi Köpeğin Gözleri" öyküsünden bahsetmek isterim bir de. Rüyalarında gördüğü adamı arayan bir kadın var öyküde. Rüyasında adam ona 'MAVİ KÖPEĞİN GÖZLERİ' der, kadına göre bu bir şifre sanki. Rüyaları hep unutan, hiç hatırlamayan bu adam için bu kadar aramana, uğraşmana değer miydi be kadın!
Bu öyküde adam kırların kokusunu alır ve kadına kır kokusu aldığını söyler. Kadın, "Dışarıda, rüyasında kırlar gören bir kadın var, hep kırların ortasında bir evde yaşamayı arzulayan ama şehirden bir türlü çıkamamış bir kadın o." diye açıkladı. İşte bu kadın da bendim sanki. O kırları düşleyen bendim!

Yazarın Yüzyıllık Yalnızlık eserini okuyanlar Albay Aureliano Buendia ile kısacık bir karşılaşma şansına sahipler öykülerden birinde.

Mârquez kitaplarına uzun bir ara versem de bu kitapla kavuştum üslubuna, akıcı anlatımına. Kısa sürede bitecek bir eser, severek okudum, tavsiye de ederim... KEYİFLİ OKUMALAR...
152 syf.
·2 günde·7/10
Kitabın vurucu bir bölüm ile başlaması, yazarın kaleminin bu kadar akıcı olması kitabın üçte ikisini bir solukta okutuyor. Son bölümleri olayların ağırlaşması ile birlikte biraz yavaşlasa da yine de akıp gitti. Yazarın kitapta yer verdiği aşk ve hayat hakkındaki satırları beni oldukça etkiledi. Alıntı yapmama ve oturup üzerinde düşünmeme neden olacak güzel paragraflar vardı.
Mata Hari etkileyici bir karakter. Kitabı bitirdikten sonra başka kaynaklardan da kendisi hakkında okuduğum yazılara dayanarak bu kitabın böyle bir kadını anlatmak için yetersiz kaldığı hissine kapıldım. Tarihteki yerinin belirsiz olması belki de bunun nedeni. Halen daha casus olup olmadığı konusunda, bu kitaba rağmen, kafamda kesin bir karar veremedim ama eğer casus olsaydı kendisi daha çok saygı duyabileceğim bir kadın olacaktı. Bu şekilde hayattaki amacını bulamamış, şöhret ve göz önünde olma, rahat ve lüks yaşama takıntısı yüzünden kendi kendini felakete sürükleyen bir kadın olarak aklımda yer etti. Oysa kitabın ilk başlarında kendisini dönemin getirdiği her türlü zorluklara rağmen bir kadın olarak bağımsızlığını kazanmış, özgürlüğünü dilediğince yaşayan ve bunun için her türlü zorluğa göğüs gerebilen bir kadın olarak rol model olabilecek biri gibi görmüştüm.
Savaş zamanının acımasızlığı ve birilerinin birileri üzerine basarak ilerleme çabalarının iyi verildiğini düşünüyorum. Aklımda çok yer edici bir kitap olmadı evet ama hoş bir roman olarak okunabilir. Kadının arkada bıraktığı kızından çok az bahsetmesi, kendi duygu ve düşüncelerinin kitapta çok yer almaması kadını şöhret için çabalayan bencil bir kadın gibi göstermiş. Belki öyleydi, belki değildi. Bunu bilemeyiz ama bu sebepten kitap bana yetersiz gibi geldi.
275 syf.
Yıllar önce, şu an toy olduğuma inandığım bir dönemde okumuştum ama beğenememiştim.
Acaba yeniden okursam beğenir miyim diye düşündüm. Bu yüzden yeniden okuyayım dedim ve kitabı okudum. Ama anladım ki bu kitabı ilk okuduğum dönem ben toy bir çocuk olduğum için değil, kitap çok toy olduğu için beğenmemişim.

Linda hayatında herhangi bir maddi manevi eksiği olmayan yani güzel bir ailesi ve iyi bir eşi olan, lüks bir hayata sahip olan bir kadın. Bu kadınının psikolojisi bozuk olduğu için bu dengesizliği yaptığı davranışlara net yansıyor.
Bu kitapta eşini aldatan Linda’nın yaşadıkları ve ruh hali kaleme alınmış.
Yazar Linda’nın ruh halini anlatmaya - yazar erkek olduğu için midir, bilinmez- çalışsa da iyi anlatamamış. Belki de ben iyi anlayamadım!

Bu kitap çok popüler bir kitaptır ve çok iyi satış yapmış.
Bence çok satma nedenleri şunlardır:
1- Yazarın diğer kitaplarının kaliteli olması nedeniyle okurun aldanıp bu kitabı da satın alması.
2- Müstehcen anlatımların çok “cesur” bir şekilde yapılması.
3- Kitabın tanıtımlarında kitabın içinde bulunan çok güzel edebi cümlelerin ve alımlı felsefi cümlelerin alıntı yapılarak ya da dilden dile dolaştırılarak reklamı yapılmış ve kitap cezbedici hale getirilmiştir.

Okunacak bir kitap mı bilmiyorum ama ben içindeki bazı güzel cümleler haricinde bu kitabı beğendim, diyemem.

Saygılar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Emrah İmre
Unvan:
Türk Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1980
1980’de İstanbul’da doğdu. İsviçre, Brezilya ve Yeni Zelanda’da yaşadı. Auckland Üniversitesi’nde Dilbilim ve Karşılaştırmalı Edebiyat öğrenimi gördü. İngilizce, Portekizce, İspanyolca ve Fransızca’dan çeviriler yaptı. José Saramago, Amit Chaudhuri, Nicholas Christopher, Patrick Neate, Steven Brust ve Luisa Valenzuela gibi yazarların eserlerini Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 13.729 okur okudu.
  • 246 okur okuyor.
  • 6.121 okur okuyacak.
  • 192 okur yarım bıraktı.