İnsan başı sıkıştığında çocukluğuna iltica edemiyor ve o güneş altında ısınamıyorsa,bundan özge bir gurbet olabilir mi? Çocukluğumuzda içimize çektiğimiz emniyet hissi, hayatımızın ileriki evrelerinde kuvvetli bir aidiyet ve imti'nan duygusuna tercüme oluyor. Daha çocukken anne-babalarının gurbetinde yaşayan insanlar, bu hissi bütün bir ömür içlerinde taşıyor ve sürekli varacakları esenlik kıyısını özlüyor.
Ölmenin en büyük trajedisi de, gerçek anlamıyla yaşamamış olarak ölmektir. Az zamanları kaldığını anlayanların, tüm bir yaşamı o kısacık süreye sığdırmaya çalışmalarını seyretmek ne kadar acıdır! Yapmak istedikleri her şey, görmek istedikleri her yer, peşe sıralanır. Zamanın ne kadar değesöylemek isteyip de söyleyemedikleri her söz birdenbire, ya da belki en sonunda demek daha doğru olur, fışkırıverir, peşrli olduğunu, onu gerçek anlamıyla yaşamayı ne kadar çok istediklerini yeni anlamışlardır.
"Bireyin tüm hayatı, kendi kendini doğurma sürecidir... Aslında ancak öldüğümüz zaman doğarız." Ölümü ya tüm hayatımız üzerine düşen bir gölge olarak görürüz, ya da zamanımızın sınırlı olduğunun bir hatırlatıcısı olarak. Zamanımızı ya yettiği yere kadar kullanırız, ya da elimizdeki zamana kullanarak, insanlığımızın damgasını taşıyan potansiyelimizi doğururuz.