“Hatıra insanı artık varolmayan geçmişe bağlar. Umut onu henüz varolmayan geleceğe yöneltir. O yaşadığını hatırlar ama yaşamaz; sevdiğini hatırlar ama sevmez; başkalarının düşüncelerini hatırlar ama düşünmez. Umutta da aynı şeyin başına geldiği hissine kapılır: Yaşamayı umar ama yaşamaz; bir gün mutlu olmayı bekler ama bu bekleyiş, şimdiki zamanın mutluluğunun yanından geçip gitmesine neden olur.”
Umut eden kişi, sadece “ben umuyorum” dememektedir, aynı zamanda “sende umudum var”, “bizim için umut duyuyorum” demektedir, çünkü umut etmek, daima kişisel bir gerçekliğe, “sen” olabilecek bir varlığa güvenmektir.
Çehre, görüldüğü andan itibaren, anıya dönüşür. Artık baktığım sen değilsindir, ‘senin çehren’ değildir; senin çehren ve sendeki senin anısıdır baktığım. Senin çehrenin hatırası hızla uzaklara kaçar; ve bana bakan ve aynı zamanda da benden uzaklaşan bu gözler, senin gözlerin artık hatıra ve özlemden ibaret olur.
“Bekleyiş, artık bekleyecek hiçbir şey olmadığında, bekleyişin sonu bile beklenmediğinde başlar. Bekleyiş ne beklediğini bilmez. Bekleyiş hiçbir şey beklemez.”