Büyük bir kalabalığın içinde düşünüyorum kendimi, Beyaz Nike'ın annesi ve beyaz gözlü Apollo'larla birlikte. Ölüler incitiyorlar beni oysa dikkatleriyle, ve olan bite hiçbir şey yok ortada.
Beyaz benizli, sessiz ay, bir hemşire gibi Alnıma koyuyor elini.
Seni tanıdım o anda
Parıldadı ağaç ve taş, gölgesiz. Cam gibi saydamlaştı parmak-boyum. Tomurcuklanmaya başladım bir Mart tohumu gibi: Bir kol, bir ayak, bir kol, bir ayak. Böyle yükseldim taşlardan bulutlara. Bir tür tanrı gibiyim artık Bir buz tabakası kadar saf, Süzülüyorum havada Kendi ruhsal değişimimle. Bir armağan bu.
Ne diyebilirim, bilmiyorum. Yaptığın değişime. Bakma şu anda yaşadığıma öllüydüm o zamanlar, Yine de yakınmıyordum bundan, bir taş gibi Boyun eğmiştim yazgıma. Şu kadarcık anlayış göstermedin bana, hayır- İzin bile vermedin, küçük, saydam gözümü gökyüzüne dikip (Umutsuzca tabi) maviliği ya da yıldızlanı kavramama.
Böyle olmadı. Uyuyordum beyaz boşluğunda Kışın, siyah kayalar arasında siyah bir kaya gibi Gizlenmiş bir yılandan farksız- Komşularım gibi, hiç mi hiç zevk almadan Volkanik yanakları eritecek her anı aydınlatan Kusursuzca yontulmuş Milyonlarca yanaktan. Gözyaşlarına, vurdumduymaz Yaratıklara ağlayan meleklere dönüştü hepsi. Bu beni kandırmadı ama. O gözyaşları dondu. Buzdan yapılma bir siperliği vardı her ölü kafanın
Cin verdiniz bana cam bir gonca vazoda Taşlar gibi uyuduk. Bayan, ne yapıyorum ben, Tozlu bir akciğer ve tahta bir dille, Dizboyu soğuğa batmış ve çiçeklerin içine gömülmüş böyle?
Hiç kurtulamayacağım bundan! Benden iki tane var şimdi: Tümüyle beyaz olan bu yeni ben ve sarı olan eski ben.
Beyaz olan daha üstün, kesinlikle, Yiyecek istemiyor, gerçek bir ermiş o. Önceleri tiksiniyordum ondan, hiçbir kişiliği yoktu- Bir ceset gibi yatıyordu yatakta benimle Çok ürküyordum, çok benziyordu çünkü bana