Zaten ben hep dikkatli oluyorum. Her yerde. Biri bana kızmasın diye, yemek yerken, dişimi fırçalarken, evcilik oynarken, ders çalışırken hep dikkatli oluyorum. Sere serpe yaşamak ne, bilmiyorum.
Ağzımdaki bir avuç leblebi eziği geçmiyor boğazımdan, yutamıyorum. Merdivendeki kilimin altına çıkartıyorum ağzımdaki leblebileri, ilk basamağa. O gün yutamadığım, boğazıma takılan, kursağımda kalan o şeyin “hevesim” olduğunu yıllar sonra anlıyorum.
Köyde kalırsa onlar gibi olmaktan korkuyordu Ali Rıza; herkes gördüğünü işliyordu, gördüğünü yapıyordu. Babasına benzememek için öğretmen oldu. Babasına benzeyen babaların ellerindeki, kendisine benzeyen çocuklar için öğretmen oldu.
Aklını dolduran tek şey; nasibinin seni bir gün mutlaka bulduğuydu. Her şey insana yazılıyor diye düşündü; ama bazen ulaşmıyor. Bilmediğimiz nedenlerle dolaşıp duruyor hayatın içinde. Bazen yanından geçiyor insan yazgısının, bazen elinden tutuyor ama bunun kaderi olduğunu anlamıyor. Tam yakalayacak gibi oluyor ama uçup gidiyor.
Sonra bir gün, hiç hesapta yokken, hiç beklemezken, başka âlemlerdeki seyrini tamamlıyor senin olan şey, çıkıp geliyor ve seni buluyor.