Hiç değişmeyen başka bir şey de birilerinin başka insanların felaketinden faydalanmasıdır, dünyanın başlangıcından beri nesiller ve onları izleyen nesiller ve onları izleyen nesillerce gayet iyi bilinir bu.
“Ne yapıyoruz?”
“Ben gün doğana dek burada kalıyorum.”
“Peki gün doğduğunu nereden bileceksin?”
“Güneşten, güneşin sıcaklığından.”
“Ya gökyüzü açık değilse?”
“Kaç saat geçmesi gerekirse gereksin, eninde sonunda gün doğar.”
Neyse ki insanlık tarihinin gösterdiği gibi kötü bir şeyin beraberinde iyi bir şeyi getirmesi hiç de ender değildir, iyi şeylerin getirdiği kötü şeylerdense daha az söz edilir. Dünyamızın çelişkileri böyledir işte, bazıları diğerlerinden daha fazla dikkate değerdir.
“Kızlar nasıl?” diye sordu Hasan.
“Çok konuşuyor, çok çalışıyor, çok gülüyor, çok da ağlıyorlar. Ama pek fazla düşünmüyorlar.”
“En iyisi. Aksi takdirde hapishanede olduklarının farkına varırlardı. Bunun da onlara bir faydası olmazdı. Siz kadınlar haremlere, hapishanelere alışıksınız. İnsan hayatının tamamını dört duvar arasında geçirebilir. Kendisini tutsak olarak hissetmediği müddetçe tutsak sayılmaz. Ama kainatın sonsuz büyüklüğünü, milyonlarca yıldızı, galaksiyi görüp onlara asla erişemeyeceğini bilen biri için koskoca dünya hapishaneden farksızdır. İdrak ettikleri şey zamanın ve mekanın tutsağı haline gelir.”