Mahkeme salonu soğuktu.
Duvarlarda devletin ağır rengi,
Tavanda dönen yorgun bir vantilatör vardı.
Kadın içeri girdiğinde herkes;
Morarmış yüz, sargılanmış kol bacak, enkaza dönmüş yılık dökük bir beden gördü ama,
Kimse onun yüreğindeki mezarları görmedi.
Kimse onun ruhundaki kırık aynaları görmedi.
Bir dosya numarasıydı sadece o artık.
Bir esas numarası.
Bir duruşma günü.
Yığınla evrak,
Bir kaç vesikalık fotoğraf.
Bir de kayıtlara “şikâyetçi” diye geçen mağdur bir kelime.
Hâkim gözlüğünü düzeltip hızlıca dosyaya baktı;
Şikayet dilekçesi vardı.
Darp raporu vardı.
Fotoğraflar vardı.
Hastane kayıtları vardı.
Karakol tutanağı vardı.
Komşu ifadeleri vardı.
Kırılmış bir telefon ekranı,
Gece üçte atılmış yardım mesajları vardı.
Kâtip kağıtları daktiloya takıp,
bir tarih attı sayfanın üst köşesine.
Sanık sandalyesindeki adam kravatını gevşetti usulca.
Müstehzi bakışlarla etrafı seyretti.
I.
Gece yine geç vakitte indi şehrin omuzlarına,
Bir yerlerde, rutubet kokan bir apartmana bir karanlık gölge yaklaşıyordu.
Ağır ve sarhoş adımlarla içeri girdi.
Bir adam değil,
Kendi ezikliğini yumruk yapmış bir öfkeydi o.
Adımlarında korkunun kokusu, soluğunda öfkenin zehri saklıydı.
Kadın ayak seslerinden tanıyordu yaklaşan felaketi.
Asansör yine bozuktu,
Öfke merdivenleri ağır ağır çıkıyordu.
Bu karanlık gölge yalnızca bir evi değil,
bir kadının tüm ömrünü çökertmeye geliyordu.
(Bazı kadınlar
Kocalarının ruh halini
Anahtarın kilide giriş şeklinden anlardı.)
Anahtarın kilitte dönerken çıkardığı o metalik, o soğuk ses,
İçeride,
kalbi göğüs kafesine sığmayan bir kadının infaz saatini duyuruyordu.
Kadın korkuyu sesizce sofraya koyuyordu.
Kalbi sanki kaburgalarını kırıp kaçmak istercesine çarpmaya başlamıştı.
Kadın,
sessizce kapıya doğru yürüdü.
(Çünkü bazı kadınlar
Kendi evlerinde misafir gibi yürümeyi öğrenmişti zamanla.)
Kapı açıldı.
Adamın yüzünde,
bütün gün biriktirilmiş karanlık, hıncını çıkarma duygusu.
paslı bir tren garının unutulmuş anonsuyum ben
rayların arasında sıkışmış eski bir yaz akşamı
çocukluğumun cebinde gazoz kapağı sesleri
ve annemin balkonundan sarkan fesleğen kokusu
şehir dediğin biraz egzoz biraz yalnızlık
biraz da yağmurdan sonra parlayan asfalt değil mi
hangi sokağa çıksam yüzüme kapanıyor çocukluk
hangi sokağın adını değiştirseler adresini kaybediyor çocukluğum
hangi vitrinde dursam içeri giremiyor kalbim
bir adam tanıdım
kravatını düğümlerken boğazına yıllar dolanıyordu
sabah sekiz vapurunda çay içip ülke kurtarırdı
akşam olunca eve bir poşet ekmek ve yorgunluk
oğlu bilgisayar başında başka bir kıtaya göçmüş
kızı aynalarda filtre arıyordu yüzüne
aynı evde dört ayrı yalnızlık büyütüyorlardı
aynı mutfaktan beslenip ayrı uçurumlardan düşüyorlardı
akıllı ekranlar açık
kimsenin birbirine sesi yoktu
kimsenin kimseye dokunuşu yoktu
eskiden mahalleler vardı
kapı önü sandalyeleri
çekirdek kabukları
ikindiden akşama uzayan dedikodular
bir kadın bir tabak dolma götürürdü komşuya
bir çocuk düşüp dizini yaralasa
tüm sokağın canı yanardı
kimsenin zili korku gibi çalmazdı