Bir yandan sayfaları çevirmek istiyorsun, bir yandan da durup nefes almak. Meryem ve Leyla’nın yaşadıkları öyle gerçek, öyle yakıcı ki, kendini sadece hikâyenin tanığı değil, sanki yan odada sessizce bekleyen biri gibi buluyorsun. Afganistan’daki savaş, yıkım, zorbalık… bunların hepsi fonda durmuyor; doğrudan içeriye, evin içine, kalbin tam ortasına sızıyor.
Hosseini’nin dilinin sadeliği okuru hiç yormuyor, ama gerçekleri tek çırpıda yalın ve açık şekilde resmetmesi yer yer zorlanmaya sebep oluyor yaşanılan olayların darbesinin sertliğini artırıyor. Abartıya kaçmadan insanı sarsabilmek, yazarın en büyük ustalığı. Kadın dayanışmasını romantize etmeden, süsleyip cilalamadan vermesi de cabası; Meryem ile Leyla’nın yan yana gelişindeki o yavaş, ağır, sessiz dönüşüm okurda ayrı bir iz bırakıyor.
Kitap bittiğinde kendini duygusal olarak hafifleyen değil, biraz eksilen ama aynı anda güçlenen biri gibi hissediyorsun.