İnsanların biricik kaygısı, hayat kavgasını gerektiği gibi yapabilmektir. Ama hayatını güven altına alan kimse, bundan sonra ne yapacağını şaşırır. İnsanların ikinci kaygısının, yaşama yükünü hafifletmek; duyulmaz hâle getirmek ve zaman öldürmek olması bundan ötürüdür. Yani buradaki asıl amaç, cansıkıntısından kurtulabilmektir. Nitekim maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmuş kimselerin, zaman harcayarak geçirdikleri her saati, bir çeşit kazanç saydıklarını görüyoruz. Oysa bu saatler, onların kendi öz hayatlarından harcanmaktadır. Cansıkıntısı, önemsenmeyecek bir bela değildir. insanın yüzünde nasıl da belirir! cansıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, yine de birbirini aramasına yol açar. Bu bakımdan, cansıkıntısının, toplumsal içgüdüye kaynaklık ettiği söylenebilir. Devlet, cansıkıntısının toplumsal bir felaket olduğunu bildiği için, karşı önlemler almaktan geri kalmaz. Bu felaket, yani cansıkıntısı, kendisinin tam karşıtı olan düşkünlük (sefalet) gibi, insanları en aşırı davranışlara sürükleyebilir. Philadelphia'da uygu- lanan sert ceza sistemi, cansıkıntısını öyle korkunç bir işkence aracı hâline getirmiştir ki, bundan ötürü birçok mahkûmun intihar ettiği bilinmektedir. Sefalet, halkı nasıl rahatsız edip durursa, cansıkıntısı da seçkinleri öyle rahatsız eder. toplum hayatında, pazar günü, cansıkıntısını dile getirir; haftanın öteki günleri de düşkünlüğü.
Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi? Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu. Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı. çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu. Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde,