R.F. Kuang’ın son zamanlarda adından sıkça söz ettiren kitabı Sarı Yüz’ü ben de okudum. Eğer yorumu okur okumaz yazsaydım, muhtemelen şimdi olacağından bir tık daha olumlu olurdu ama araya süre girdikçe ve her yerde reklamını gördükçe bir bıkkınlık geldi bana. Kitap iyi bu arada, yer yer temposu düşse de gayette okuttu kendini. Ama kapağında yazdığı gibi “21. yüzyılın en önemli kitaplarından biri” mi? Yok artık, biraz abartmasak mı acaba?
İstediği başarıya ulaşamamış yazar June Hayward, ölen arkadaşının yayımlanmamış kitabını kendi romanıymış gibi lanse edip, çok satanlar arasına girmeyi başarır. Ünlendikçe kaybedeceği şeylerin ağırlığı da artmaya başlar.
Hikâye, yayıncılık dünyasındaki ırkçılığı, kültürel sahiplenmeyi ve etik sınırları sorguluyor. Üstelik bunu tahammül etmesi oldukça zor bir karakterin gözünden yapıyor. Ben yazarların güvenilmez anlatıcı kullanıp, beni manipüle etmeye çalışmasını severim. Bu yüzden her ne kadar June’u bazen boğazlayasım gelse de yaptıklarını çarpıtış şeklini, her durumda kendini haklı çıkarıp buna inanabilmesini sevdim. ‘Ne kadarı gerçekti?’ kitabı bitirdiğimde hala kafamda soru işaretleri vardı.
Fakat farklı bakış açısına yer verilmiş olsa da bir noktadan sonra madurum da madurum yakınmaları biraz sıktı. Yayıncılık dünyasının mutfağını pek de merak etmiyormuşum onu öğrendim. Kitap sonlara doğru bence biraz tekrara girmeye başladı. Uzun lafın kısası eğer reklamlara düşüp beklentinizi arşa çıkarmazsanız, keyif alabileceğiniz bir eser Sarı Yüz.