Her insanın bir özü vardı. Belki çok sıradan, belki çok kutsal ama her insanın biricik gayesi bir diğerininkinden farklıydı. Varoluş gerçeğimizi bilmeden kendimizi bir kalıba sokarak yaşadığımız bu hayatlar doğal olamazdı. İnsan, özü neyi gerektiriyorsa onu yapmalı, o özü hayatının mihrabında turmalıydı.
Ya hepimiz birbirimize bayağı biçimde benziyorduk ya da birbirimizden bu denli haberdar olduğumuz için çok benzer olduğumuzu fark etmiştik, bilmiyorum. Tek bildiğim bunun doğal olmadığıydı.
Biricikliğimizi bir kenara itip paramızla kendimizi tekdüzeliğe, dogmalara, kalıplara hapsettiğimiz bu dünyada ne desek, ne söylesek bir şova dönüştürmediğimiz sürece değersizdi. Kaçıp gitme düşüncesi bile bir karavanı düşünmeyi gerektiriyordu. Kitap ve kahve sözcüklerini yan yana duymaktan, kahve bardaklarının yanında özensizce yazılmış romanların süslü kapaklarını ve süslü ayraçlarını görmekten bıkkınlık gelmişti.
Ya hepimiz birbirimize bayağı biçimde benziyorduk ya da birbirimizden bu denli haberdar olduğumuz için çok benzer olduğumuzu fark etmiştik, bilmiyorum. Tek bildiğim bunun doğal olmadığıydı.
Sevmek ve mecbur kalmak arasındaki çizgiyi kalınlaştırmak belki benim adıma işleri kolaylaştırırdı. Sevdiğim bir şeyin mecburiyet olmadı hâlinde ondan kaçmak isteyeceğimi biliyordum çünkü artık.