Hayat, insanın kendini koruma içgüdüsüyle şekilleniyordu bir şekilde. Ben iyi para kazanmayı, iyi yaşamak olarak görmüştüm bunca zaman. Çoğunluğunun düşündüğü gibi ben de beni sadece paranın özgür kılacağına inanmıştım. Oysa bu söz Nazi kamplarının kapılarında da yazardı. "Arbeit macht frei: Çalışmak özgürleştirir." Özgürlük zannettiğimiz sömürünün bir parçası oluyorduk bu oyunda. Her şeyimizi, en değerli şeylerimizi, zamanımızı, gençliğimizi, zihnimizi hatta insanlığımızı yitiriyorduk. İstediğimizi satın almakta özgür olsak da almama özgürlüğüne sahip değildik. Kendimizi saklamak ve masum yanlarımızı korumak istesek de insanî bir içgüdüyle taarruza geçiyor, sonra şeytanîleşiyor, sahteleşiyor, çürüyorduk. İnsan bu sistemin içinde doğuyor, büyüyor ve nihayetinde çürüyordu.
Evet, çürüme. Tam karşılığı buydu olanın.
İnsan öleceği gün, içinde bir sıkıntı duymalıydı. Hep öyle olmaz mıydı? Haberlerdeki ölüm haberlerinde gördüğümüz türden bir önceden sezinleme olmalı, bir son mesaj falan vermeye zaman kalmalıydı insana.