Betül Yılmaz

İnsanlar tuhaftırlar, tuhaf kılıklı karın cadan da beter. Çünkü o insanların yasaları berbattır. Biri yer, bini bakar, kıyamet de ondan kopar, derler, bir türlü o bekledik leri kıyamet kopmaz. Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bird çalışır aç kalır, birisi, yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. Her çağda bir şey uydururlar, şimdi bütün iş leri güçleri beşe alıp ona satmaktır bir şeyi. Toprağı alıp toprağı satıyorlar, ağacı suyu, insanı, ellerine ne geçerse, analarını, ba balarım, çocuklarım, kanlarım, gözleri şu evrende neyi görürse alıp satıyorlar. Taşı alıp taşı, yıldızı, altım, elması, çiçeği, yürek lerini, gözlerini alıp satıyorlar... İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana... Evrende ne; bulurlarsa alıp satıyorlar. İnanın bana yaratık kardeşlerim, bu insanlar bizim tuhaf kılıklı karincadan da daha tuhaf. Bu alıp satma deliliği onların başına bir iş açacak ama, bu kesin ya, bunun zararı biz yaratıklara da dokunmasa... Bu her şeyi alıp satmaları, bu delilikleri şimdiye kadar yaşadıkları deliliklerin en korkuncu. Alırım beşe de satarım ona, bir iş açacak insanların, dünyamızın başma. Allah bizi, dünyamızı insanların şerrinden esirgesin."
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
İnsanlar çok yozlaştılar, dünyadan, yaratıklardan koptular. Ölüm korkusu bitirdi onları. Başlarmı bu korkudan dolayı taş tan taşa vuruyorlar. Vurdukça da tozutuyorlar. İnsanlar bir gün karınca oldukları gün, karıncalar gibi alçakgönüllü oldukları gün, birikirlerini yemedikleri gün kendilerini kurtaracaklar..."
Filler sultam da korkudan, şaşkınlıktan gözleri dışarıya uğramış: "İnsanlar dünyada sarayımın yerini bile bilmesinler, tahtı mı duymasınlar Büyücü hüdhüdü gönder bütün insanların gözlerini bağlasınlar," diye İçesin buyruk verdi. "Biliyorum, ben de biliyorum şu insan yaratığının her bir şeyi berbat ettiklerini. Tanrı hiçbir yaratığı onlara benzetmesin. Onlar gibi, tanrı hiçbir yaratığı ölüm karşısında delirtmesin. Biliyorum, onların işi do ğumlarından ölümlerine kaçlar kendilerinden, Ölümden, ger çeklerden kaçmak. Ve bu kaçıştan, korkudan dolayı önlerine ne çıkarsa yok etmek..."
Bütün karıncalar, hüdhüdler, öteki kuşlar, böcekler, hem de tırtıllar, biltekmil yaratıklar gelmişlerdi törene. Bir tek insanlar gözükmüyordu ortalıkta. Hüdhüdler başı, ulukepez: "Amanın ha, aman ha insanlara haber vermeyelim bugün kü töreni. Ne yapıp edelim de insanlar sarayı da, tahtı da, töre ni de bilmesinler. Ben insanları çok iyi bilirim. Onlarda bir Sü leyman vardı, bütün yaratığın dilini bilir, sihirbaz bir kişiydi, onun gününden beri biz insanlarla birlik olduk. Ben onları bil dim bileli nereye burunlarını sokmuşlarsa, berbat etmişlerdir. Çok öviingen yaratıklardır, bir yaparlarsa bin övünürler. Sonra- çığıma da kendilerini evrenin kilidi sanırlar. Hepsi de az çok delidirler. Sonra da o insanlar var ya, bizim gibi değildirler, on lar ölümlüdürler. Ölümlü olduklarını bilip, ölüm karşısında de lirmişlerdir. Bu yüzden doğaya, kendi kendilerine, yıldızlara, her şeye kinle bakarlar. Sevgileri tükenmiş. Sevmeyi unutmuş lar, yaşam sıcaklığım yitirmişlerdir. Şimdi bu sarayı, bu tahtı görsünler ya yıkar, bozar, yerle bir ederler, ya da durmadan bi- ribirlerine satarlar. Senin bu güzel sarayın, görkemli tahtın on lar için salt bir satış aracı olur... Onlar bir güzelliğe, bir yıldıza, güzel bir hüdhüd dişisine, bir kuğuya, bir cerene içleri sıcacık sevgiyle dolarak bakmazlar,"
Her fil, her hüdhüd, her sarıca karınca yirmi dört saatin yirmi dört sa- atında da karıncaları düşündürmemek için bir umar bulmayı düşüneceklerdi. "En baştaki sorun dil," dedi sultan. "Bunu unutmayın, ilk önce dillerini unutup karmcahktan çıkacaklar, fil olmak için can atacaklar. Durmadan fillere öyküneceklerdir. Her karıncanın içinde bir fil padişahı yatacak. Karıncaların kellelerini kesmek- tense, dillerini kesmek daha doğrudur