Aydın Kahraman

Aydın Kahraman
KÜPÜNÜ DOLDURMAK Haksız kazanç elde edip zengin olarak, yahut başkalarının hakkını gasp ederek kendine çıkar sağlayıp bol kazançlı yüksek makamlara ulaşmak anlamında kullandığımız bu deyim, hukuk sisteminde her zaman görülen yanlış uygulamalarla ilgilidir. Bilindiği gibi yargıçlar, ihtilâfları çözmeye, haklıyı haksızdan ayırmaya memur kişilerdir. İlk insanlardan itibaren, adına ne denilirse denilsin yargıç olacak kişinin bilgili, saygın, tecrübeli, güngörmüş kişilerden seçilmesine dikkat edilmiş, en önemli özellik olarak da onlarda, bir güvenilirlik vasfı aranmıştır. Sonraki devirlerde yargıçlar, devletin resmî görevlileri olarak sosyal yapıda yerlerini alınca, yine belli bir tahsil ve seviyeye ulaşmış olmaları şartı aranmıştır. Osmanlılar döneminde yargıçlara "kadı" denilir ve kadılık makamı büyük önem taşırdı. Tanzimat'la birlikte getirilen yeni teşkilât kapısına kadar da (1839), bu önemini korudu. Daha evvel kazaskerlere ve dolayısıyla sadrazama bağlı olan kadılar, bu devirde şeyhülislâmlık makamına bağlandılar. II. Meşrutiyet'le birlikte (1908) adliye teşkilâtına naklolundular. Cumhuriyet devrinde ise kadıların yürüttükleri şer’i mahkemeler lağvedilerek, bugünkü yasama teşkilâtı kuruldu. Kadılık kadar suiistimale açık, başka bir meslek daha bulmak zordur. Özellikle de taşrada!... Çünkü kadılar, tamamen vicdanlarına dayanarak hüküm veren insanlardır. İman ve dürüstlük, menfaat ve nefis ile çarpışınca, genellikle bu ikinci grup galip çıkar: Hele bir de hesap soran yoksa! Bu durumda halk, kadı huzuruna çıkmaktan köşe bucak kaçacaktır elbette! Her ne kadar "Kadı anlatışa göre fetva verir!" ise de Osmanlı'nın son asır kadıları için "Davacın kadı olursa, yardımcın Allah olsun!" denilmiştir. Çünkü bu mesleği kabul etmemek için hapis yatmaya razı olan İmam-ı Azam'lar çağı
Reklam
KEÇİLERİ KAÇIRMAK Asabî davranışlar sergileyen, sinirsel bunalıma girmiş gibi saldırganlaşan veya aklî dengesini yitirmiş gibi davranan kişiler hakkında keçileri kaçırdı, deriz. Bu deyimin, Burdur yöresinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Bu yöredeki İnsuyu mağarası bilinmezden evvel, bir çoban civarda keçi sürüsünü güdüyormuş. Keçilerin öğlen sıcağında, suya yakın bir gölgelik yerde uyutulup dinlendirilmesi âdettendir. Bu sırada çoban da biraz istirahat etmiş ve sabahın erken vaktinden itibaren keçi sürüsüyle birlikte dağ bayır dolaştığı için dinlenmiş olur. Keçiler, bilindiği gibi çevik ve haşarı hayvanlardır. En olmayacak kayaların tepesine çıkar, hoplayıp zıplayarak en sarp yerlerdeki otlara bile ulaşırlar. Hatta bu yüzden, sarp ve dar yollara keçi yolu tabir olunur. Burdurlu çoban her zamanki güzergâhının aksine o gün, İnsuyu bölgesinde keçilerini yaylıma salmış. Ne var ki öğle sıcağı bastırdığı hâlde keçileri sulayacak bir su bulamamış. Çaresiz, sürüsünü bir ağacın gölgesinde istirahate salıp kendisi de uykuya dalmış. Ağacın gölgesine sığamayan keçiler iyiden iyiye susayıp su aramak üzere kendilerince bir yol bularak İnsuyu mağarasına girmişler. Meğer, bu mağarada yağmur sularından oluşmuş göletler, kar suyu birikintileri varmış. Çoban uyandığında, bir de bakmış ki ortalıkta sürüden bir eser yok. Çevreyi araştırmış, orayı burayı yoklamış ama nafile. — Eyvah, demiş içinden, keçileri kaçırdık, şimdi sürü sahiplerine ne derim! Koskoca sürü nereye gider? Köylü beni öldürür alimallah. Bu düşünceler içinde aklına gelen bütün yerlere tekrar tekrar bakmış. Mağaradan haberdar olmadığı için de çaresiz, köye dönmüş. Ancak görevini ihmal ettiği için aklından bin bir türlü düşünce geçiyor, önüne gelene, keçileri kaçırdım, şimdi ben ne yapacağım diye soruyormuş. Çobanın bu
KAŞIK DÜŞMANI Anadolu'da hâlâ bazı adamların, eşlerinden bahsederken şaka yollu "(Bizim) kaşık düşmanı" diye söz ettiği yerler vardır. Dinleyenler, adamın bu ifadesiyle zevcesinden bahsettiğini anlarlar. Bu sözde kadına bir hakaret kastı yoktur. Hatta belki kocasının, bu söz ile eşine karşı sempatisini ifade ettiği bile söylenebilir. Vaktiyle, fakirliğin kol gezdiği, insanların da lüks merakına kapılmadıkları bir dönemde kadınlar arasında şöyle bir yanlış kanaat dolaşır imiş: — Eğer bir adam refaha erer, zenginleşirse ikinci bir hanım almak için arayışlara girer. "Borç, yiğidin kamçısıdır" denilir ya hani, erkeğin de eğer borcu biterse ayranı kabarır. Onun için kocanın yoksulluğunu daima kendisine hissettirmek lâzımdır. Bunun en kolay yolu da sofradan geçer. Evde iki kaşık var ise birini kırmak lâzımdır ki bey geçim derdinden başka bir şey düşünmeye fırsat bulamasın; yuvasına bağlı olsun. Bu fikrin bugün için ne kadar tutarsız olduğu açıktır. Sanırız, vaktiyle de iş görmemiş olmalı ki uyanık kocalar, hanımlarından "kaşık düşmanı" diye söz etmeye başlamışlar. Sanırız buradaki kaşık bir semboldür ve ihtiyaçtan fazlasını elde tutmak yerine tasadduk etmek gerektiğini, gönül rızasıyla tasadduk edilmeyince (veya zekâtı verilmeyince) başka yollardan zarara uğranılacağını (kadının kazara iki kaşıktan birini kırması gibi), oysa rıza ile verildiği takdirde yuvaya ağız tadı, mutluluk ve bereket geleceği anlatılmak istenmektedir.
KARAMAN'IN KOYUNU Şair Necati Bey bir beytinde, Demişti öldürem seni ferah bu tîğ-ı hışm ile Dirîgâ ahdine durmaz, sanasın Karamanlıdır O sevgili bir gün demişti ki: — İçin ferah olsun, işte seni şu gamze kılıcımla öldüreceğim. Yazık, yazık ki bu ahdinde durmuyor; sanırsın ki Karamanlıdır. der. Burada sözünde durmayan sevgilinin, Karamanlı olarak gösterilmesindeki ince nükteyi anlamak için önce şu satırları okuyalım: Hadise II. Murat ile Karamanoğlu Mehmet Bey arasında geçer. II. Murat, bir sulh muhaveresi için huzurunda bulunan Karamanoğlu hükümdarından, bundan böyle Osmanlı ile iyi geçineceğine dair söz ister. Karamanoğlu elini kalbinin üstüne vurarak birkaç defa yemin eder: — Bu can bu tende bulunduğu müddetçe, soyumdan bir daha size muhalefet olunmayacaktır. Oysa çok geçmeden Karamanoğlu yine Osmanlı'ya karşı ordu tedarikine başlayacaktır. Çünkü o yemini ettiği sırada cübbesinin göğüs cebinde, yani tam da eliyle vurduğu yerde bir güvercin saklıdır ve huzurdan ayrılır ayrılmaz güvercini uçurup, — İşte bu can bu tenden ayrıldı, yeminin hükmü kalmadı, diye parlak zekâsı ile övünecektir. Eskiden dilimizde, verilen sözde durulmadığı zamanlarda söylenen "Karamanoğlu gibi, akşam verdiğini sabah alır." yahut "Karaman bahşişi gibi" diye iki söz var imiş. Meğer bu sözlerin ortaya çıkması için Karamanoğullarının birkaç ahd-şikenliği vuku bulmuşmuş. Rivayete göre şair Karamanlı Nizamî, zaman zaman Karamanoğlu Mehmet Bey'in meclisine katılır, şiirler okur, caizeler alırmış. Bir defasında yine sohbetler edilmiş, şiirler okunmuş, bu arada Nizamî de Mehmet Bey için uzunca bir kaside inşat eylemiş. Mehmet Bey, biraz da çakırkeyf dinlediği bu kasideyi çok beğenip şaire şöyle demiş; —Sana caize olarak falanca filânca köylerin mahsulâtını bağışladım, helâl olsun. Elbette ki şair o
KABAK BAŞINDA PATLAMAK Eskiden, su kabaklarının (susak) içine uzun müddet muhafaza maksadıyla muhtelif cinste sıvılar konurmuş. Su, yağ, şarap vs. Şimdiki gibi kristal kadehler, billur şarap sürahileri, estetik içki şişelerinin bulunmadığı dönemlerde cebinde yahut cübbesinin altında şarap testisi taşımak gibi bir yük altına girmek istemeyen haylazlar için her yerde mebzul olan su 40 kabağı çok cazip olacaktır. Bir defa çok hafiftir, kolay taşınır. İkincisi bahçeden istenilen ebada gelince koparıp işleme koyma imkânı vardır. Dahası, şöyle zevke göre de süslenebilir. Söz gelimi rengârenk boyanabilir, çizgi desenlerle nakış geçilebilir, servi boylunun temsilî resmi işlenebilir, yahut da bir yeniçeri, pazusundaki dövmenin aynısını üzerine nakşedip ona damgasını vurabilir, patentine geçirebilir. Hele, yavrulamış gibi iki boy kabağı birbirine bağlayarak birini kadeh, diğerini sürahi olarak da kullanabilir, nakışlarıyla da birbirine takım yapabilir. Kişi, biraz da varlıklı ise üzerine mücevherat kakmalar koydurabilir, boyun kısmını murassa işlemelerle donatıp dostlarına caka satabilir. Bütün bunlar su kabağının kıymetini arttırırsa da onun asıl değerini rint meşrepli insanlar bilir. Zira o; meyhaneye gitse ona, kırlara gitse yine ona muhtaç olduğunun farkında. Hele şöyle bahar gelip gül mevsimi de başlamış, meclis-i mestanın kurulma çağları gelmişse... Ne var ki bu kabağı gizli taşımak gerekir. Bu durumda kabağı saklamanın iki yolu vardır. Tıpayı sıkıca kapayıp ırmağa yatırmak veya ağaç dalları arasına kefenlemek veya onu yeraltında ve izbe mahallerde kurulmuş Galata meyhanelerine istiflemek. Üstelik buralarda kabaklar, artık saklı değil, şimdiki meyhane, bar ve cafe'lerde içki şişelerinin sıra sıra vitrinlendiği gibi raflara boy boy dizili veya asılı durumdadır. Küpler,
Reklam