Bir sehre girdiginizde kimleri tanimak istersiniz? Yanından usulca geçip gittiğiniz insanlarin hikâyeleri hiç merakınızı celp etti mi?
Ali ayçil, söz sanatının ustası , iyi bir şair. “sur kenti hikâyeleri” bir şiir kitabı değil fakat bence bir hikâye kitabı da değil.
Eksiksiz ifadesiyle; bir şairin yazdığı hikâye kitabı.
Betimlemeler, sözcük seçimleri ve cümlelerin dizilişi okuma keyfini zirveye çıkaran satırları oluşturuyor.
Ama şu bir gerçek ki bu kitabı herkes beğenmez lakin ben bayııııllldııımmm
İçimde 20 hikaye var önce birbirinden bağımsız zannediyorsun okudukça sanki iç içe girmiş çark gibi dönüverdiğini anlıyorusun…
Beni her bi karekter farklı etkiledi. Karakterleri işleyişini size övmeyeceğim lakin şunu söylemeden geçemem
- hani bi sokağa girersin farklı tiplemeler vardır uzaktan bakıldığında “e bu düz insan” dersin fakat incelediğinde ayrıntıları fark eder ve şaşırırsın ya. Hah Ayçil bunu çokzel işlemiş…
Sihirbaz Seyfettin’i güzeldi, Mahinur’u güzeldi, Sarraf Nizamettin’i, Hüsrev’i, Bilge Mansur’u güzeldi… Sakine’nin güzel gözleri, gözlerine bir kere bile bakmayan eşi Numan’ı güzeldi… Fakat bunların yanında kalbimi bıraktığım biri vardı ki.. öf öf öf..
Dilber makbule…
(Burda birazcık spoiler verecem kusura bakmayın ama bahsetmezsem çatlarım)
Dilber Makbule gelip de yazarla yaptığı anlaşma mukabilinde hayatını ve şehirdeki herkesin hayatını kendi anlatmaya başlayınca, fikrimin ipleri çözüldü. “Acı ademoğlunu en çok beğendiği kapıdan ziyaret edermiş.” dediğinde buraya gelene kadar okuduğum tüm hikayelere bir daha dönüp bakma ihtiyacı duydum.
Zaman zaman ‘Nasıl olur?’lar dolaştı aklımda, zaman zaman ‘Acaba kim?’ler.
Dilber Makbule onu ziyaret eden acının ismini söylemeyecek ama içimde merakın kuşunu salmak istercesine okuduğum hikayelerin birisinde