Toplumsal görev duygusu, gelenekler, karşılıklı ekonomik çakarlar, çocuklara olan ortak ilgi, karşılıklı bağımlılık ya da korku, bazen de birbirine duyulan nefret, genellikle “sevgi” olarak yaşanmaktadır.
Karşımızdaki bir insana güvenebilecek, ondan emin olabilmek; kendi benliğimizi olayın dışımda tutup tutamamamıza bağlıdır. Kendimizi işe karıştırmadan, karşımızdakini kendi bütünlüğü ve “ öyle oluşu” içinde görmeyi başarabilirsek, hem de onu bütün insanlığın bir parçası olarak algılama imkanına kavuşuruz.
“ İnsan inançsız yaşayabilir mi?”
“Bizler önce kendimize, sonra çevremizdekilere ve giderek birlikte yaşadığımız her insana inanmaya mecbur değil miyiz?”
“Yaşamın kurallarına inanmadan var olabilir miyiz?”
Cevapların “evet” olması halinde ortaya çıkan şey, inancı olmayan bir insanın umutsuz, yalnız ve korku dolu olacağıdır.
İnsanların çoğu, açgözlülük ve sahip olma ihtirasının kendi gerçek isteklerine kulak verme konusunda onları nasıl engellediğinin farkında bile değildir. Aynı zamanda, ortalama insanlar kendi sorunları ile uğraşıp boğuşmaktan kafalarını kaldırıp da, bir türlü kendi dışlarında neler olup neler bittiğine bakma fırsatı bulamamaktadırlar.