Kozet, aşkın anlamını bilmiyordu. Bu kelimelerin gerçek anlamda kulağa nasıl geldiğini hiç duymamıştı. Şimdi hissettiği şeylere ne isim vereceğini bilemiyordu. Hastalığının adını bilmiyor diye o insana hasta değildir denebilir mi?
Duygularının adını koyamayarak, düşüncelerine, kafasının içindekilere isim veremeyerek seviyordu. Bunun iyi ya da kötü, faydalı ya da tehlikeli, gerekli ya da öldürücü, ebedi ya da geçici, olduğu hakkında bir bilgisi yoktu. Sadece seviyordu.
Bu bir çeşit uzaktan tapma, sessiz bir hayranlık ve meçhul birinin aşkın zirvesine zihnen eriştirilmesiydi. Bu durumda o, sevilen insan, ne bir oynaş, ne de bir sevgili değildi. Bir hayaldi.
Hayal kurmakla başım hiç hoş değildir. Gelecekten beklediği nelerse onları kafada keyfince şekillendirip sonra onlara uymayan durumlarla karşılaşınca hayalleri yıkılan kimselerden değilim. Güvendiğim dağlara kar falan yağmış değil. Derinden bir düşkırıklığı benimkisi. Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum. Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet, bizzat kendim bir düşkırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz.
İsmet Özel
Hemen her vakit üvey ana olan sefalet, bazen de gerçek ana olur. Ruha ve düşünceye kudret veren yoksulluktur bazen de. Felaket, olgunluğun, mutluluğun süt annesidir. İyilik duyguları kuvvetli olanlar için en besleyici süttür.
Çocuklara, felaketler, büyük ıstıraplar kadar hiç bir şey sessiz durmayı öğretemez. Susan, az konuşan çocuklar genellikle sıkıntılar, kederler içinde bunalmış ortamlardan çıkar.