Bazen her şey aynı anda oluyor; sesler üst üste biniyor, düşünceler nefes aldırmıyor. İnsan o an düşüyor, gerçekten düşüyor. Dizlerin kanamıyor belki ama kalbin morarıyor. “Yoruldum” diyorsun, hem de sessizce, kimse duymasın diye. Ama garip olan şu: insan en yorgun olduğu yerde bile içinde küçücük bir umut taşıyor. Ne zaman bıraksam diyorum, o umut omzuma dokunuyor; “biraz daha dayan” diyor. Neye dayandığımı bilmiyorum ama ayaktayım işte.
Sevmek… Keşke bu kadar kolay söylenen bir kelime olmasaydı. Herkes “seviyorum” diyor ama çoğu, sevmeyi sadece mutlu olduğu anlara sığdırıyor. Oysa sevmek; kaçmak isterken kalabilmek, susmak isterken dinlemek, yorulmuş bir ruhu yargılamadan bekleyebilmek. Sevmek, her şey yolundayken değil, her şey darmadağınıkken bile birini kalbinin içinde tutabilmek.
Ben sevmenin sesini kalabalıkta değil, gecenin en sessiz anında duydum. Kimsenin bilmediği düşüncelerimde, kimseye anlatamadığım kırgınlıklarımda. Sevmek; eksik halinle kabul edilmek değil sadece, eksik halinle bile vazgeçilmemekmiş. Yanında güçlü olmak zorunda kalmamak, düşerken utanmamakmış.
İnsan bazen sevilmek istemiyor aslında; anlaşılmak istiyor. Birinin çıkıp “yoruldun, biliyorum” demesini. Çözüm sunmadan, nasihat vermeden, sadece yanında durmasını. Çünkü bazı yaralar anlatılarak değil, hissedilerek iyileşiyor.
Ben hâlâ düşüyorum. Hâlâ yoruluyorum. Ama içimdeki umut, sevmenin hâlâ mümkün olduğuna inanıyor. Gerçek sevginin, sessizce bekleyen, acele etmeyen, incitmemeye çalışan bir şey olduğuna. Belki herkes seviyorum diyor ama herkes sevmiyor. Ben yine de inanıyorum… Çünkü insan, inancını kaybettiği gün gerçekten düşüyor.