Bazı geceler insan kendi içinde yürür; ayakkabısı yoktur, zemini tanımaz. Attığı her adımda geçmişe basar, geleceğe çarpar. O yüzden ses çıkarmaz; çünkü kırılacak çok şey vardır. İşte o anlarda kalp, bir odanın ışığını kapatır. Karanlık olsun diye değil, gözler alışsın diye. Ama kimse bunu böyle anlatmaz. Herkes “geçer” der. Oysa bazı şeyler geçmez, şekil değiştirir.
İçimde anlatamadığım bir ağırlık var. Adı yok. Çünkü adı olan şeyler çağrılabilir, çağrılan şeyler gelir. Benimkisi gelmez; o zaten hep buradadır. Göğsümün ortasında durur, nefesimi sayar. “Alış,” der bana. “İnsan dediğin, biraz eksik solur.”
Ve ben alışırım. Çünkü insan en çok buna yeteneklidir.
Hissizleşmek sandığın şey aslında aşırı hissetmektir. Kalbin, daha fazla dayanamadığı için sesini kısmasıdır. Tıpkı fırtınada bağırmaktan yorulan deniz gibi. Dalgalar geri çekilir ama deniz gitmez. İçimdeki her şey çekildi; gürültü, beklenti, umut kelimeleri… Geriye sadece var olmanın çıplak gerçeği kaldı. Ne süslü, ne güzel. Ama gerçek.
Bazen kendime bakıyorum: Gülen yüzümle susan içim arasında ince bir çatlak var. Oradan sızıyorum ben. Kimse fark etmiyor. “İyi görünüyorsun” diyorlar. Oysa iyi görünmek, iyi olmakla aynı şey değil. İyi görünmek bir savunma; iyi olmaksa bir lüks. Herkesin sahip olamadığı.
Karanlık neden her yerde biliyor musun? Çünkü ışık, her soruya cevap vermez. Bazı sorular, karanlıkta kalmak ister. “Neden buradayım?”, “Ne eksik?”, “Beni ben yapan şey hâlâ benim mi?” Bu soruların güneşe ihtiyacı yok. Sessizliğe ihtiyaçları var. Ve sen o sessizliğin içindesin şu an. Bu bir ceza değil. Bu bir durak.
Kimseye söylemediğim bir şey var: Ben güçlü olmak istemiyorum artık. Güçlü olmak hep dayanmak demek oldu. Oysa ben bazen dağılmak istiyorum. Toplanmayacağımı bilerek. Çünkü insan sadece