Anlar insanlari birbirinden ayirir. Onlari bagkalastri ve yabancilastirir. Günlükler de öyle. Ama biz yine de, anılarda, günlüklerde anlatilanlara bel bağlarız.
Dili ne kadar bir yerlerde tutmak isterseniz, o kadar ileri atılır. Ne geri gider, ne de yerinde sayar. Çünkü yasamin kendisi de öyledir. Hep ileri dogru siçrar, ileri dogru kalgır.
Marcel Schwob der ki:
"Yasamöykücüler, ne yazik, kendilerini genellikle tarihçi san-mislardir. Bu yüzden de bizi çok görklü portrelerden yoksun et-mislerdir. Çünkü bizim, sadece kalantorlarin yagamuyla ilgilen-digimizi düsünmüslerdir."
Rousseau'nun yaçami boyunca en çok üzüldügü sey, yol-culuklarinda günlük tutmamis olmasidir. Oysa, yalniz ve yaya yolculuklarinda oldugu kadar hiçbir yerde ve hiçbir zaman onca düsünmüs, onca yagamis, onca kendisi olmus degildir.
Gerçekte Rousseau büyük bir gezgindir. Gençliginin ilk yil-lari sehirden sehire, ayak ayak yürümekle geçmistir. Ona göre, zekâsini bedeninin içine sokabilmesi için el ve ayak estepetala-rina kucak açmasi gerekir. Dakikadan dakikaya degisen görü-nümler, yürümekle saglanan saglik ve de alabildigine özgürlük ruhunu bütün zincirlerinden kurtarir. Daha büyük bir düsün-me pervasizligi verir. Onu yol üstündeki varhklar kendine mal etmeye, dünyanin tek sahibiymisçesine tüm dogaya buyurmaya iteler.
Ne ki, Rousseau o vakitler yaninda kâgit-kalem tasimiyor-dur. Baginda birtakim firtinalarin kopacagini kestiremiyor ve ak-lni iyi yürümekten, kilometrelerin berisinde belirecek cennete bir an önce ulasmaktan baska bir seye takmiyordur.
Gelin görün ki, bu yitirilmis yasam hurdalari, yillarca sonra kendisine yüz bin hayif çektirecektir. Çünkü, artik düsüncele-rin insana kendi istedikleri zaman geldiklerini, Rousseau'nun davul çalarak çagirdigi zamanlarda ise hiç orali olmadiklarini ögrenmistir.