Tarih ona yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti: Bir dönemde insanlık felaketlere uğruyor, mutluluğunu yitiriyordu; sonra bütün gücüyle çalışıp çabalamaya koyuluyor, iyi günlere kavuşmak için türlü cefalara katlanıyordu. Nihayet tarihin bir döneminde insanlık rahata kavuşacak gibi oluyor; artık tarihin kendisi de rahat edecek, diyorsunuz. Nerede? Tekrar işler bozuluyor; her şeyin altı üstüne geliyor; insanoğlu yeniden çalışıp çabalamaya başlıyordu... Güzel günler bir türlü sürmüyor; hayat değişiyor, her şey durmadan bitip yeniden başlıyordu.
Gençliğin bu çağında insan her gördüğü adama candan bağlanır, her rastladığı kadına aşık olur, hemen evlenmeye kalkar, bazen de evlenip ömrü boyunca pişmanlık çeker.
Ülkesinde müdürlerin memurlarına bir baba gibi davrandıklarını duymuştu. Düşüncesinde bu müdürler aile ocağının tatlı havasından ayrılmıyordu. Onları memurların rahatını, zevkini, eğlencesini düşünen ve yaptıklarına bakmadan her birinin ayrı ayrı mükafatlarını veren, sağlıklarını, gece iyi uyuyup uyumadıklarını, başlarının ağrıyıp ağrımadığını, gözlerinin niçin bulanık olduğunu soran baba gibi insanlar sanıyordu.