Bir Yapbozun parçalarını düşünün.
Her bir parça; zamanı, kişiyi, nesneyi, duyguyu, sesi ya da bir duyguyu temsil etsin.
Roman boyunca bu parçalar değişik kombinasyonlarda kendi aralarında birleşip başka başka yapboz manzaraları oluşturuyor bize. Kurgu bu şekilde ve okudukça baş döndürüyor.
Anlatıcımız bir sarhoşluk anı ya da bir trans halinde yaşıyor. Gördüğü rüyalar, hayaller, gölgeler, sesler, nesneler, kişiler sürekli karşısına çıkıyor ve hiç peşini bırakmıyor.
Zaten her şey süregelen bir tekrardan ibaret bir düzen içinde başlıyor ya da bitiyor.
Her acı aynı ancak yaşayanlar farklı, ya da kişiler aynı ama zaman farklı, ya da zaman aynı nesneler farklı veya nesneler aynı ama kişiler farklı..
Bu şekil anlatınca pek anlam taşımıyor ancak romanı ben 1 günde neredeyse soluksuz bitirdim.
Kahramanımız bir hayal ya da rüya görüyor daha sonra birden kaybolan bu hayalin peşine düşüyor.
Oradan çocukluğuna gidiyor, annesi, babası, amcası, halası ile tanışıyoruz en son da halasının kızı. Yani karısı ile..
Hastalıklı şekilde karısına bir aşk duyuyor. (aşk-hastalık-nefret arasında gidip geliyor)
Kendi ile, karısı ile, duyguları ile çatışmalarını okuyoruz.
"Aynadaki aksimle her an boğuşmaya hazır 2 kedi gibi bakışıyorduk" cümlesini çok sevdim.
Yaşadığı Gel-git ler, paralel evrenleri, zaman paradokslarını ve metafizik konularını hatırlattı bana.
Bu zamanlar arasında başıboş gibi dolaşan "şal, testi, mumluk, şarap şişesi, bıçak, tabut" gibi nesneler, yine başıboş gibi dolaşan "anne, baba, amca, eş, küçük kardeş, kambur adam, kasap" gibi karakterler, ara sıra duyulan aynı şarkı, buruk salatalık tadı bir sarmal şeklinde olay çevresinde karşımıza çıkıyor.
Romanın İran da neden yasaklandığını, bıçakla parçalanan bedenlerden, tanımlanan tanrı ya da din kavramlarından, şiddetten,