Sıkılmak deyince hemen kaçacak yer arıyoruz, değil mi? Can sıkıntısını bir düşman gibi görüyor, hemen bir şeylerle uyuşturmaya çalışıyoruz. Oysa bir anlık durup, o boşluğa tahammül edebilmek, en parlak fikirlerin, en derin yaratımların anahtarı. Bu, tıpkı detaylı, ince bir model inşa etmek gibi emek isteyen, bazen sancılı bir süreç. Ama sistem bizi bu sancıdan koruma adı altında kendimizden uzaklaştırıyor. Düşünün, bugün yaşasalar Munch’ın o sarsıcı çığlığı bir antidepresanla anında susturulur, Van Gogh’un yaratıcı hezeyanları bir klinikte hemen ehlileştirilir, Nietzsche’nin varoluşsal sancıları basit bir dopamin takviyesiyle uyuşturulurdu. Ne yazık ki hiçbiri kendisi olamazdı. Bize sürekli, 'Üzgünsen ilaç al, yalnızsan uygulama indir' deniyor. Sonuç mu? Kendi ıstırabımızın, kendi can sıkıntımızın kahramanı olmayı bıraktık. O acının, o boşluğun bize söylemek istediği bir şey vardı, biz onu duymaktan vazgeçtik.