"Kıyafetin ya da çantanın 'çakma' olup olmadığını bir bakışta anlayan bizler, iş insanın içindeki o kusursuz sahteliğe gelince nedense hep sınıfta kaldık. Eşyaların orijinalliğine taktığımız kafayı, biraz da kendi gerçekliğimize yorsaydık keşke."
“Glow up”* videoları sürekli kendini güncellemen gerektiğini fısıldıyor, minimalizm trendleri bile tüketim üzerinden yayılıyor, duygularını yönetmek için sekiz farklı uygulama indiriyorsun ama hiçbiri seni kendine döndürmüyor. Yani tüketim, bir davranış değil; bir duygu düzenleme stratejisine dönüşmüş durumda. Kötü hissettiğinde bir şey alıyorsun, bir dizi açıyorsun, bir uygulama indiriyorsun. Sistem bunun adına “yaşam tarzı” diyor.
Ben “duygusal tükenmişlik” demeyi tercih ederim. Depresyon değil bakın, insanın duyguları sürekli dışarıdan temin etmesinden kaynaklanan tükenmişlik. “Duygu kıtlığı” daha doğru olur belki. İnsanın kendine ait bir duygusunun kalmaması.
Baudrillard der ki, modern insan ürünü değil, ürünün ona vaat ettiği hissi satın alır. Bir parfümün kokusunu değil, bir hayatın olasılığını alırız. Bauman'a göre tüketim toplumu, bireye "kim olmak istediğini" alışveriş yoluyla sunar. Bir markanın ürününü almak bir kimliğe abone olmak gibidir.