Fakat yine biliyorum ki, kitaplar, insanları ölümden sonra da birleştiren ve bizi, unutmaya, hayatın bu en büyük düşmanına karşı koruyan biricik araçtır.
O olağanüstü hafızanın bir direği yıkılmış ve bütün bina çökmüştü. Beynimiz, bu şaşmaz cihaz o kadar hassastır ve o kadar nazik bir özden yapılmıştır ki, en küçük bir damar tıkansa, sinirlerden biri sarsılsa, bir hücresi haddinden fazla yorulsa en uyumlu bir şekilde düzenlenmiş zeka derhal sessizliğe gömülür.
Geçtiğimiz yollarda kalan son ayak izlerimiz, topuğumuzun yerden kalkmasıyla beraber rüzgarla süpürülüp gidecek olduktan sonra yaşamanın ne anlamı vardı?
Yarattığımız özgün ve üstün yapıtların hepsi, bir bilinçsel inadın, deliliğe yakın, tek kişi olma tutkusunun ürünüdür. Bu tanınmayan, alçak gönüllü sahaf, saf bir fikir hayatının, bir tek fikre bağlı kalmanın, bir Hint fakiri veya bir Orta Çağ rahibiymişçesine, yoğun bir dünyayı unutarak kendinden geçme halinin, bu devirde bile, hatta bir telefon kulübesi yanında ve bir kahvehanenin pırıl pırıl ışıkları altında dahi mümkün olduğunu, bunu kendi kişiliğinde gerçekleştirmek suretiyle, bana, çağdaş şairlerimizden daha kusursuz bir şekilde kanıtlamıştı...