Aynur

Aynur
@Opheliiaaaa
Kendi ütopik dünyamın düşünce işçisiyim...
13 yıl sonra siz çıkıp konser yapın ama sınava denk gelsin ben böyle şansa küseyim. Konserde biri Ali Atay'a Mecnunun hırkasına benzer bir hırka veriyor bir de o hep içimizde bir yerde yaşamaya devam edecek.

Aynur

@Opheliiaaaa
·
Bir kış gecesinde küçük ve bahçesi olan evimizde, battaniyeye yumulup Leyla ile Mecnun izleme hayaliyle.. Sakız çiğner, gazeteye sarılan meyve suyu ile birlikte dertleniriz de:')
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dar ağacında sallanıyor ruhum. Yüreğimde ve zihnimde ne yaşandığından emin olamıyorum. Sanki ikisi birlik olmuşta beni içten içe bitiriyormuş gibi. Durup dururken gözlerim doluyor. Ağlamak çözüm değilse neden ağlar ki insan. Evet rahatlattığını bende biliyorum ama kalıcı bir çözümü yokken gözyaşlarımızı niye heba ederiz ki. Belki de saçmalıyorumdur şu an, üzerimde ki stres o kadar fazla ki geçmişi önüme koyup nerede hata yaptığımı sorgulatıyor. Benim dünyada oluşum bir hataymış meğerse. Teselli sözcükleri arıyorum bir yandan ama bulamıyorum, umudum hep varken bir anda hangi taşın altına girip saklandığını göremiyorum. Neredesin eyy umut! diye seslenesim geliyor. İnsanı yaşatan ve ayakta tutan da umudu değil midir. Öyleyse neden bu kadar çaresiz hissederiz. Neyse dediğim hiçbir şey geçmedi en sonunda neyselerimi alıp boynumda kolye olarak taşımak isterdim. Yine de neyse işte sınav öncesi ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. O yüzden içimde fırtınalar kopuyor işte ve ben o fırtınada dizginleri elimde tutamıyorum. Kaybolmaktan, kendimi kurtaramamaktan çok korkuyorum.
Bazen Tolstoy'un İvan'ı olur, yalnızlığa terk edilirsin. Raif Efendi'nin Maria'sı gibi sevilmek, Dostoyevski'nin Yeraltı'sına inip orada yaşamak istersin. Bazen de Victor Hugo'nun idam mahkumu olup nedensiz bir ölüme gidersin. Camus'un Meursault'su gibi kendi hayatına yabancılaşır, Oğuz Atay'ın Selim'i gibi kelimelerin ağırlığı altında ezilirsin. Birini sevip aşkından yanarken Stefan'ın bilinmeyen kadını olur, aşkını mektuba dökersin. Nazım'ın Piraye'si olur aldatılırsın. Turgut Uyar'ın Tomris'i olur, bozuk saat misali yüreğinin durduğu yerde olursun. Werther gibi yanlış kişiye vurulur, kalbinin kime kapılacağını kestiremezsin. Ve en sonunda Zebercet gibi, hiç gelmeyecek bir yolcuyu ömrün boyunca beklersin.
Ben yaşarken kendimi kaybettim, mezarımı kazmışım da gömülmeyi bekliyormuşum. Üzerimdeki baskı ve sorumluluk ruhumu yoruyor sadece. Önceden içimdeki yangın dışımı da yakardı ama şimdi sadece içimi yakıyor. Hep sevdiklerim için gülmeye, güldürmeye mecburmuşum gibi hissediyorum. Ben üzüleyim ama onlar üzülmesin. Belki de çoğu şeyi fazla büyütüyorum. Evet, evet her şeyi çok abartıyorum. Zor bir hayatımın olduğunu düşünürken aslında öyle olmadığını anladım. Kendi hayatımı kendim zorlaştırıyormuşum yani. Niye yapıyorum peki niye her şeyi yüreğimde büyütüp ruhumda yaralar açıyorum ki. Her şey olacağına varmaz mı? Bazen sadece yaşanması gerektiği için yaşanır öyleyse neden kafamda kurup büyütüyorum ki olayları. Neyse ben beni anlamıyorum. İnsan içindeki çocuk yaşamayı bıraktığında büyür ya anladım ki daha büyümeye çok varmış.
Çaresizlik nedir diye sorsalar, sevdiği kişinin nefes almadığını ilk gördüğü andır derim. Ayak bağlarının çözüldüğü, boğazın düğümlendiği, kalbe oturan ağırlık, o ne yapacağını bilememe dünyadaki en ağır hislerden biri olsa gerek. O andan sonra ne bir şey duyar insan, ne de etrafındaki akıp giden hayatı fark eder. Dünya, milyarlarca insanla dönmeye devam ederken, senin için sadece o odanın içinde o cansız bedenin başında durmuştur. Zaman, en acımasız haliyle akrebi yelkene çiviler. O güne kadar yıkılmam dediğin ne varsa, bir saniyede tuzla buz olur. Çünkü insan, sevdiğinin son nefesiyle birlikte kendi içindeki bir şeylerin de bir daha asla nefes alamayacak şekilde gömüldüğünü anlar ve bunu acımasız bir şekilde hisseder.