Hayatta insanın hoşuna giden, tutkularını okşayan öyle şeyler vardır ki, kurcalayıp altına bakacak olursanız, bu hoş görüntünün altında ne iğrenç manzaraların olduğunu görürsünüz.
Bir erkek, en azından özgürdür. Tutkudan tutkuya, ülkeden ülkeye dolaşabilir, engelleri aşabilir, en erişilmez mutluluklara ulaşabilir. Bir kadın ise hep yasaklarla sınırlıdır. Elinden bir şey gelmez, boyun eğer, doğasından gelen zayıflık ve yasalar onu hep engeller. İstemi, şapkasına bir kurdeleyle tutturulan tülü gibi, rüzgarlarla uçuşur. Hep sürükleyen bir istek ve buna engel olan bir ahlak yasası vardır.
Kocasının sevgi hisleri göstermesi artık bir düzene girmişti; hangi saatler kucaklayıp öpeceği belliydi. Bu da ötekiler gibi bir alışkanlıktı; yavan bir yemekten sonra, ne olduğu önceden kestirilen bir tatlı gibiydi sanki.
Nasıl bir kibirdir ki, evrendeki milyarlarca ve milyarlarca gezegen arasından kenarda köşede kalmış gök adamızin, kenarda köşede kalmış Güneş sistemimizin kenarda köşede kalmış Dünyasını yaşam için yegâne seçilmiş yer varsayıyoruz?