Yazıma öncelikle bu kitabı okumayı bu kadar geciktirdiğim için kendime biraz sitem ederek başlamak istiyorum. Ama bir yandan kendime bu konuda hak vermeden de geçmeyeceğim. Sayfa sayısı bir hayli küçük olsa da anlattıkları, hissettirdikleri gerçekten çok yoğun. Sindirilmesi gerçekten biraz zor. Üstüne bir şişe Beypazarı açıp oturup duvarı izlerken saatlerce düşünmek gerekiyor galiba bu eser üzerine.
Konusunu kısa şekilde ele alacak olursam. Günlük hayatında varoluş, öz ve amaç problemi yaşayan Zebercet’in oteline bir kadının gelmesiyle başlıyor aslında olaylar. Bir noktada Pandora’nın kutusu açılıyor, bastrılmış veya yaşanmamış her duygu birer birer gün yüzüne çıkıyor adeta. Yazar beni bu konuda gerçekten inanılmaz etkiledi. Yaşanan belki 1 saniyelik bir an üzerine kurulan bu kadar düşünce, bu kadar fantezi ancak bu kadar güzel okura aktarılabilirdi. İliğine kadar platonik bir olaydan yazar bize bir diyalaog kurdu, bir tiyatro sergiledi. Gerçekten inanılmaz etkileyiciydi.
Hikâye bu kadınla ortaya çıkan her bastırılmış duygunun olaylar silsileleri ardından bambaşka bir kadının ölümüyle farklı bir boyut kazanmaya başlıyor. Bu noktada hikâyeye çok güçlü yeni bir duygu giriyor. Pişmanlık… Vicdan geçmiş olaylarla süsleniyor ve iyice melankolik bir durum alıyor hikâye. Karşımıza çıkan her olayda her karakterde zebercet kendine bir rol kesiyor ve bu pişmanlık duygusu bir çığ gibi büyüyor. Bu ikinci partta eserden inanılmaz derecede Dostoyevski ezgileri alıyoruz. En sonunda kadının öldürüldüğü odada ana karakterimizin bir ipin ucundaki kellesiyle intiharıyla eseri noktalıyoruz.
Sadece kelimelere nokta koyuyoruz aslında. Etkisi, hissettirdikleri gerçekten uzun bir süre noktayı hak etmeyecek gibi. Okurken insan ister istemez Zebercetle ortak bir nokta aramadan, kendisini onun