Buse

Jung'un şu sözleri yine tam yerindedir: " Mesele dinin olması ya da olmaması değil, ne tür bir dinden bahsettiğimizdir; insan gelişimini ilerleten, onun belirli insani güçlerini ortaya çıkaran bir din mi, yoksa onu felç eden bir din mi? "
Reklam
Dünya üzerindeki tüm büyük dinlerin uzun zaman önce kabul ettiği üzere kendimiz olmak, egonun tekrar tekrar teslim olmasını gerektirir.
Birçoğuna ulaşabildiğimiz gençlik hırsları gerçek anlamda ruhlarımıza hizmet edebilseydi, toplumda çok daha fazla mutlu insan görmek mümkün olurdu. Yaşamın ilk yarısının istekleri ikinci yarısında da işe yarasaydı, etrafımızda bu kadar çok sayıda boşanmaya ve madde bağımlılığına şahit olmazdık veya bu kadar çok antidepresan yazmak zorunda kalmazdık. Ayrıca derin mutsuzluğumuzu gidermek için bizi günlük oyalanmalarla ve sürekli artan heyecanlarla dikkatimizi dağıtmaya dayalı bir kültür geliştirmezdik. Jung'un da belirttiği gibi, "Yaşamın öğleden sonrasını, yaşamın sabahının programına göre yaşayamayız çünkü sabah bize muazzam gelen şeyler akşam küçük gelmeye başlayacaktır ve sabah hakikat olarak gördüğümüz şey bir yalana dönüşecektir."
Genellikle emniyet duygusu ve risk arasındaki farktan doğan semptomlar bize acı verdiğinde, artık onları daha fazla uyuşturamadığımızda ya da görmezden gelemediğimizde ve egonun hakimiyet kurma fantezisi çatırdamaya başladığında, kendimizi başka olasılıklara açabiliriz.
Bunun için dördüncü olarak mantık şunu gösteriyor ki, kendimiz ve karşımızdaki kişi için yapabileceğimiz en iyi şey, kendi kişisel gelişim gündemimizi daha fazla üstlenmektir.
Reklam