Bir yazarı/şairi sevmek onu anlamak en azından bunun için çalışmak demektir değil mi? Anlaşılmak derdini bas bas haykıranlardandı Oğuzcum ATAY. Anlayarak sevmeyi onunla öğrendim. Şimdi onun ve birçok yazarın bir şeyler öğrendiği isim Dostoyevski'den bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu onu anlatan bu efsane biyografiden. Joseph Frank'ın 26 senede yazdığı Ülker Ince'nin çevirdiği "Dostoyevski, Çağının Bir Yazari" kitabından. 995 sayfalık bu kitapta Dostoyevski'nin yaşami ve iç dünyasına yakın mercek altinda bakma imkaniniz oluyor. Özel hayatınin yaninda yazarlık serüveninde olumlu ya da olumsuz anlamda esinlendiği isimler, yazı gönderdigi dergiler, yazdigi kitaplar, kitaplarina verilen tepkiler... Bunlari tabiki dönemin Rusya'sınin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, politik atmosferi, edebiyat ve felsefe çevresiyle harmanlayarak anlatinca zamanda yolculuk yapmiş kadar oluyorsunuz. Haliyle dönemin isimlerini de yakindan tanima fırsatınız oluyor, Çernişevski, Tolstoy, Turgenyev bunlardan sadece birkaçı ve en çok bilinenleri. Dostoyevskinin her kitabi psikeanalitik ve edebi anlamda analiz edilirken yazarlık meraki olanlar için de öğretici bir kaynak haline geliyor. Yani karakter yaratirken dikkat ettikleri ve etkilendiği isimlerle birlikte olay örgüsünü oluşurma aşamaları, dolayli duygu yaratma ve bilinç akışını sağlamadaki başarısına dair tüyolar veriliyor. Joseph Frank tüm bu bilgileri verirken literatür bilgisinde kaybolmamizi engellemek için bunu müthis romansı bir dille aktariyor. Okurken Dostonun arkasına tutunmuş hayatının üzerinden uçan halıyla geziyor gibi hissediyor olabilirsiniz yazarlık konusuna ilgisi olanlar ustasından ders mahiyetinde kesinlikle okumalı, okuryazmaz olanlar ise okuduklarini anlamak ve derdini içselleştirmek için okuyabilir. "Amaaan benim derdim
DostoyevskiJoseph Frank · Everest Yayınları · 201771 okunma
Kendisinin ve onların ne biçim rezilce bir kibir, kin, hoşgörüsüzlük, sinirlilik, bayağılık ve en önemlisi de kibir denizinde yüzdüklerini göremiyordu. Isa'ya küfrederken onun yerine neyi koyacağı sorusunu kendisine hiç sormuyordu-kuşkusuz, kendimizi koymayacaktık-, bunca aşağılık varlıkları. Hayır, hiçbir zaman kendisinin aşağılık bir varlık olduğu gerçeğini düşünmedi. Kendisini çok beğeniyordu, işte, leş gibi kokan, alçakça, kişisel aptallık buydu.
Zavallı babamıza acıyorum. Tuhaf biri! Ah, ne çok mutsuzluğa katlanmak zorunda kaldı! Onu teselli edecek hiçbir şey bulamadığım için üzüntüden ağlayabilirdim. Ama biliyor musun, babam dünyayı hiç tanımıyor. Elli yıl bu dünyada yaşadı, otuz yıl önce insanlar için ne düşündüyse hâlâ aynı şeyi düşünüyor. Cahillik ne büyük mutluluktur. Ama dünya onu çok hayal kırıklığına uğrattı. Bizim ortak yazgımız galiba.