İşçiler dayanamazdı, devrim ancak sefaletleri arttırdı. 1789’dan beri semirenler burjuvalardı. Bunu öylesi açgözlülükle yapıyorlardı ki işçiye dibi yalanacak bir tabak bile bırakmıyorlardı. Birazcık insaf... Yüzyıldan beri işçiler bu olağanüstü gelişen refah ve zenginlikten hak ettiği payı alabilmiş miydi? Özgürsünüz diyerek, işçileri bir köşeye atmışlardı. Yakalarını asla sıyıramadıkları açlıktan ölmeye özgürdüler. Yiyip içip keyiflerine bakan, seçildikten hemen sonra yoksulları eski çizmeleri kadar bile hesaba katmayan bu yiyici takımını seçmek teknelerine bir ekmek olsun getirmiyordu. Hayır, şu ya da bu şekilde, bunu eninde sonunda çözmek gerekiyordu. Hoşgörüyle, yasalarla, uzlaşmayla, her şeyi yakıp yıkarak veya birbirine düşmekle. Eğer yaşlılar görmezlerse, mutlaka çocuklar bunu göreceklerdi, bir ihtilal daha olmadan yüzyıl tamamlanamazdı, bu kez de işçilerin ihtilali olacaktı, toplumu tepeden tırnağa temizleyecek ve onu yeniden, daha çok temizlik ve adaletle inşa edecek bir büyük karışıklık.
Her şeyi yerle bir etmek gerekir, yoksa açlık çığ gibi büyüyecek anlıyor musunuz? Evet, anarşi, başka bir şey değil, kan gölüne dönmüş, savaşla arınmış dünya!... Olacak olan bu.
Bir çırpıda dünyayı değiştirebilmeyi işçileri patronların yerine geçirmeyi, bir elmayı bölüşürcesine malı mülkü paylaşabilmeye inanmak ahmakça değil miydi?
.Kendi kendine sorduğu bir takım sorularla zihni bulanıyordu, neden kimileri zengin, kimileri yoksuldu? Neden birileri diğerlerinin ayakları altında kalıyor, bir gün onların yerine geçebilme umudu beslemiyorlardı? Ilk önce yeterince bilgisi olmadığını anladı. Böylece, gizli bir utanç, belli etmediği bir acı düştü içine, hiçbir şey bilmiyordu, tutkuyla bağlandığı konulardan, insanların eşitliğinden, dünya nimetlerinin adil dağıtılmasından bahsedip, tartışamıyordu. Ilme aç cahillerin yöntemsiz öğrenme iştahına tutuldu.
Mademki Tanrı ölmüştü, şimdi insanlar arasına eşitlik ve kardeşliği getirerek, mutluluk saçacak olan adaletti! Tıpkı düşlerdeki gibi, bir gün içinde, yepyeni bir toplum doğuyordu, her yurttaşın emeğinin karşılığını alarak yaşadığı, hayatın zevklerinden payına düşeni aldığı kusursuz ve düzenli bir memleket....Eski kokuşmuş dünya tuzla buz oluyor, suçlarından arınmış, gencecik insanlık birleşerek; "Herkes hak ettiğini alır, hak edilen şey yapılan işe bağlıdır" felsefesiyle tek bir ulusu oluşturuyordu. Bu düş durmaksızın genişliyor güzelleşiyor , imkansızı mümkün kıldığı oranda cazipleşiyordu.