..Kendi kendine sorduğu bir takım sorularla zihni bulanıyordu, neden kimileri zengin, kimileri yoksuldu? Neden birileri diğerlerinin ayakları altında kalıyor, bir gün onların yerine geçebilme umudu beslemiyorlardı? Ilk önce yeterince bilgisi olmadığını anladı. Böylece, gizli bir utanç, belli etmediği bir acı düştü içine, hiçbir şey bilmiyordu, tutkuyla bağlandığı konulardan, insanların eşitliğinden, dünya nimetlerinin adil dağıtılmasından bahsedip, tartışamıyordu. Ilme aç cahillerin yöntemsiz öğrenme iştahına tutuldu.
Mademki Tanrı ölmüştü, şimdi insanlar arasına eşitlik ve kardeşliği getirerek, mutluluk saçacak olan adaletti! Tıpkı düşlerdeki gibi, bir gün içinde, yepyeni bir toplum doğuyordu, her yurttaşın emeğinin karşılığını alarak yaşadığı, hayatın zevklerinden payına düşeni aldığı kusursuz ve düzenli bir memleket....Eski kokuşmuş dünya tuzla buz oluyor, suçlarından arınmış, gencecik insanlık birleşerek; "Herkes hak ettiğini alır, hak edilen şey yapılan işe bağlıdır" felsefesiyle tek bir ulusu oluşturuyordu. Bu düş durmaksızın genişliyor güzelleşiyor , imkansızı mümkün kıldığı oranda cazipleşiyordu.
Görüyorsunuz ya, en can sıkıcı olan da, böyle gelmiş böyle gider dememiz...Insan gençken, günün birinde mutlu olma hayalleri kurabiliyor, bir takım şeyler umut ediliyor, ama sefalet yeniden boy gösteriyor, kapana kısılıp kalıyoruz... Benim kimseyle alıp veremediğim yok ama bu haksızlığa isyan edeceğim geliyor.
Çok küçük yaşta erkeğe boyun eğen kızların edilgen uysallığıyla başkaldırmadan karşılık veriyordu anasına. Ortak yasa değil miydi bu? Kendini bildi bileli, cüruf yığını arkasında zorla kadın olacağını, on altı yaşında çocuk doğuracağını, sevgilisi kendisiyle evlenirse binbir yoksullukla dolu bir aile yaşamı süreceğini biliyordu. Varlığı canını sıkan, umutsuzluğa düşüren delikanlının önünde kendisine sokak kızı dendiği için utanıp kızarıyor, titriyordu. (Sayfa 239)