Tren kompartımanının bir köşesine büzülmüş, ezik, başının üzerinde ağır bavulu, Karenin'i bacaklarına bastırmış otururken, aklına annesiyle yaşadığı sıralarda çalıştığı otelin lokantasındaki aşçı geliyordu durmadan. Aşçı kıçına vurmak için eline geçen hiçbir fırsatı kaçırmaz, herkesin önünde ona ne zaman pes edip de kendisiyle yatağa gireceğini sormaktan bıkıp yorulmazdı. Aklına gelen kişinin o aşçı olması garipti. Her zaman, nefret ettiği her şeyin en belli başlı örneği olmuştu. Şimdiyse Tereza'nın düşünebildiği tek şey, onun karşısına geçip, "Benimle yatmak istediğini söylerdin hep. Evet, karşındayım işte," demekti.
Kendisini Tomas'a dönmekten alıkoyacak bir şey yapmayı özlüyordu. Yaşamının geride kalan yedi yılını acımasızca yıkmayı, yoketmeyi özlüyordu.
Kadın, "Ama evde oturmak doyuracak mı seni?" dedi.
"Kaktüs fotoğrafları çekmekten daha çok;" dedi Tereza.
Kadın, "Kaktüs fotoğrafları bile çeksen kendi yaşamını yönlendiriyorsun demektir. Sadece kocan için yaşarsan, kendine ait bir yaşamın olmaz," dedi.
Okuldayken yapmıştı bunu; bütün öğrencilerden en katı gerçekçiliğin istendiği dönemde... (Gerçekçi olmayan sanatın sosyalizmin köklerini kuruttuğu söyleniyordu.)