Bir de karısı. Ama karısını kendisine ait bir eşya gibi düşünürdü. Nedret'e öyle gelirdi. Onu fakir bir ailenin içinden, bir üvey babanın elinden almıştı. Rahatça bir hayata kavuşturmuştu. Kendisine eş yapmıştı. Her gece yanındaydı, elinin uzandığı yerdeydi. Hep ona sahip olacaktı. Hep onunla yaşayacaktı. Karısı için, bundan fazla bir şey düşünmezdi. Nedret, evinin gerekli bir parçası, bir süsü gibiydi. Her gün görerek, yerinde bularak alışılan, kanıksanan bir nesneydi. Böyle bir nesnenin varlığının değerini, insan ancak, onu kaybettiğinde anlar. Sonra, Nedret'in bir iç dünyası var mıydı, yok muydu, düşünmezdi bile. O, sarışın, hoş bir genç kadındı. Yeşil gözleri, biçimli bacakları, sarı saçları vardı. Ve onundu. Kocasının. Bütünüyle. İşte bu kadar basitti..