Kaçmak istediğin hayatın kalmak istediğin hayat olduğunu anlamak..
Elinde sana ait bir kalemle ve rengarenk satırlardan oluşan hayatın kitabını yazabilmek, kendine en sadık versiyonunla..
Kimse bilmezdi.. Acının, cinayetin, yaşanmışlığın bir klarnet sesinde saklı olduğunu.
Ahmet Ümit’ in bu eserini merakla okurken akışa yedirilmiş yakın tarihimize ait olayları konu edinmesi ve günümüzde hala toplumda değer gören ve örnek niteliğinde olan sanatçılarımıza yer vermesi çok hoşuma gitti.
Charles Dickens’in bu kitabını bir arkadaşımın önerisiyle almıştım ve çok da severek okudum. İlk başlarda biraz tereddütte kalıyorsunuz ama özellikle yarıdan sonra olayların gelişimiyle kitap sizi daha da içine çekiyor. Dickens, Fransız Devrimi’nin aslında çok dikkat etmediğimiz farklı yönlerine değinmiş ve bu yönlere değinirken Paris ve Londra ekseninde yaşanan Charles ve Lucie’nin aşkını da bu devrim zemini üzerine oturtarak işlemiş. Fransız Devrimi burjuva sınıfı için bir umut ışığı adeta. Halk sokaklara dökülerek adalet, özgürlük, eşitlik gibi ilkeler için danslar eşliğinde suçluları idama yolcu ediyorlar. Ne yazık ki masumları da. Aristokratlar açısından Fransız Devrimine bakacak olursak da zamanında burjuva sınıfına yaptıkları zulüm ve haksızlıklar için bir bedel ödeme denilebilir. Fakat bu dönemde bir takım kişisel hesapların, intikamların (Defargeler) Fransız Devrimi üzerinden alınmaya çalışıldığına değiniyor. Hedef Charles Darney..
Kitap da beni en çok etkileyen karakter Sydney Carton. Carton ‘ın aşkı için(Lucie) yaptığı fedakarlıkla kitabın etkileyiciliği daha da artıyor.
Carton varoluşunu ve anlamsız geçen hayatını, sevdiği kadının aşkını yaşamasına olanak tanıyarak, kendini feda ederek hayatını belki de ilk defa anlamlı hale getiriyor. Carton bence bize sevmenin özünü hatırlatıyor, sevginin ne demek olduğunu okuyucunun ruhuna işliyor.