Saint-Martin-des-Champs, önce manastır, sonra da devrim müzesi olarak tasarlanmıştı; o alabildiğine gizemli bilgi derlemesi, o uçaklar, o kendi kendine devinen makineler, o elektromanyetik iskeletler, henüz sözcüklerini yakalayamadığım bir diyalog sürdürmek için duruyorlardı orada.
İnsan bir sonsuzdan başka bir sonsuza doğru kaçarak kurtulamaz, dedim kendi kendime; farklı olana rastlayabilme kuruntusuna kapılarak, özdeş olanın açıklamasından kaçamaz.
İnsan ruhu karşı çıkmalar ve uyarmalar arasında kendine bir yol açmasını bilmişti. Karşısına dikilen duvardaki, havanın kuşlara, suların da balıklara özgü olduğunu söyleyen yazılara aldırmadan, kendisi için uygun görülmeyen alanları fethetmeyi başarmıştı. Bugün insan, doğa yasaları denilen şeylere karşı çıkarak uçabilmekte, nükleer güçlü denizaltılarla aylarca suyun altında kalabilmektedir.