Derdini kime açar, kime anlatırdı? Anlatsa kim dinler, kim anlardı? Belki ancak başı göklere değen şu dağlara anlatabilirdi derdini! Hayır, hayır, onlara da anlatamazdı. Onlar, insanların dertleriyle ilgilenemeyecek kadar yüksek, yüce idiler. Hem bu heybetli dağlar bunun için vardılar, bunun için yüceydiler. İnsanlar doğarlar ve ölürlerdi, o yüce dağlar ise ebedî idiler. Birçok insan onlara bakarak hayran kalacak, düşüncelere dalacak, onlar ise mutlak bir suskunluk içinde hep öyle duracaklardı.
“ Büyük Okyanus’ta, Aleut adalarının güneyinde, günün sonu yaklaşıyordu. Fırtına eski hızında devam ediyor, ama dalgalar gitgide daha da büyüyordu. Şimdi köpürüp kabaran dalgaların kükreyişleri daha çok işitilir olmuştu. “
“ Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şırıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. “