Ama günümüzde çocukların katledilmesine artık şaşırmıyorum. Son yedi ila on yılda çok sayıda cinayete kurban gitmiş çocuğun teşhisine çağırıldım. Ne yazık ki akıl hastanesinde olması gereken birçok kişi kollarını sallayarak ortalıkta dolaşıyor.
Bu kitapta Adem ve Havva’nın cennetten dünyaya uzanan hikâyesi, alıştığımız kutsal bir metnin ağırlığından değil, insani bir saflık ve samimiyetle anlatılıyor. Twain, onların ilk şaşkınlıklarını, birbirlerini tanımaya çalışırken düştükleri çelişkileri, sevgiyi bulma sürecini öyle tatlı bir dille işliyor ki aslında ilk insan değil, ilk kalp çarpıntısını yaşayan iki âşık gibi görünüyorlar.
Adem başta Havva’yı bir yük gibi görse de, zamanla onunla birlikte hayatın anlam kazandığını fark ediyor. Havva ise saf merakı, çocuksu heyecanı ve sevgisiyle Adem’in dünyasını renklendiriyor. Aslında bu satırlarda insanlığın kökeninden çok, kadın ve erkeğin birbirini tamamlama hikâyesini okuyoruz.
Benim için en çarpıcı tarafı şu oldu: kitap, aşkın en ilkel hâlini, yani hiçbir tanımın olmadığı saf duyguyu anlatıyor. Ne kurallar var, ne toplumun dayatmaları; sadece iki insan ve büyüyen bir bağ. Twain’in mizahi üslubu sayesinde de okurken hem gülümsüyorsun hem de satır aralarında insan olmanın o kırılgan tarafını buluyorsun.
Sonunda anlıyorsun ki: “Cennet, tek başına bir yer değil. Yanında sevdiğin kişi olmadıkça hiçbir bahçe, hiçbir manzara gerçek anlamda cennet değil.”
Ah, altın gençlik! Ah, bu yorucu hayattaki tek kıymetli şey, sahip olduğumuzda ne kadar az değer veriyoruz sana ve seni kaybettiğimizde nasıl da yas tutuyoruz!
Aşk akıl yürütmelerin ve istatistiğin bir ürünü değil. Sadece doğuveriyor insanın içinde -kimse nereden çıktığını bilmiyor- ve izah edilemiyor. İzah edilmesine de gerek yok.