Bazen bir kitabın kapağını açarsın ve bilirsin… Bu hikâyede her şey yolunda gitmeyecek. Oyuncak Mezarlığı tam da öyle başlıyor. Sessiz, karanlık bir fısıltı gibi… Ama merakına da engel olamıyorsun. Çünkü insan hep en karanlık köşelerde bile kendinden bir parça arıyor.
Emre Gül’ün dili yine akıp gidiyor, yormuyor, düşündürüyor ama boğmuyor. Sayfalar çevrildikçe o kasvetli mezarlık, unutulmuş oyuncaklar, insanın içini kemiren sorular öyle bir sarıyor ki etrafını… Sanki sen de oradasın. O mezarlığın önünde duruyorsun. Korkuyorsun ama bakmadan da edemiyorsun.
Hikâyede sadece korku yok aslında. Altında özlem var, kaybolan çocukluk var, insanın içini sızlatan o büyüme sancısı…
Bazı sayfalarda gözlerin takılıyor, "Keşke gerçek olmasa," diyorsun… Ama hayatta bazı şeyler geri dönmüyor, bazı yaralar hep sızlıyor. Emre Gül bunu güzel hissettirmiş bence.
Eğer içinizde hâlâ büyümemiş, kırılmış bir çocuk saklıysa ve gece uyumadan önce o çocuk ara ara sesi kısık fısıldıyorsa… Bu kitabı sevebilirsiniz.
Ama uyarıyorum… Bazı oyuncaklar unutulmayı hiç sevmiyor.