Yolun kenarında kurulu küçük bir pazar vardı. Güneş usulca batıya eğilmiş, akşamın serinliği yüzlere dokunmaya başlamıştı. Arabanın camını biraz aralayıp durdum. Ne kart, ne nakit… Üzerimde sadece telefon vardı. Ama kalbimde, gözüme ilişen bir kitaba karşı dayanılmaz bir heves de vardı.
Ahşap bir kasanın ucuna ilişmişti kitap:. Ne adı netti, ne yazarının ismi belliydi ama kapağı bile yeterince şiir gibiydi.
Tezgâhın ardında, yüzündeki yılların izlerini gururla taşıyan bir adam duruyordu. Yanaştım, göz göze geldik.
“Dayı, bu kitabı almak istiyorum,” dedim.
“Buyur.”
“Yanımda para yok ama… Haftaya getirsem olur mu?”
Cebimde bir şey olmadığının utancıyla, cümleme bir cesaret bedeli gibi ekledim:
“Hatta üstüne biraz da fazladan veririm…”
Baktı, biraz sessiz, biraz temkinli.
“Ya vermezsen?” dedi, kuşkuya bulanmış bir sesle.
O an içimden bir cümle döküldü, neredeyse içgüdüsel:
“Kitap okuyan birinden hırsız, çıkarcı olur mu dayı?”
Bir anlık sessizlik… Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. Gülümsedi.
“Doğru... Kitap okuyup çalana denk gelinmez… Ama okuyormuş gibi yapıp çok çalana denk geldim.”
İçimde bir şey burkuldu. Belki onun geçmişteki kırgınlıkları, belki de toplumun güven eksikliği… Belki de hepsi.
Kitabı uzattı. “Al, götür. Kitap okuyan adam geç de olsa döner,” dedi.
O an düşündüm…
İnsan, bazen sadece kitap okumaz; güveni de okur, niyeti de…
Dayının verdiği sadece bir kitap değildi; bir parçacık da güvendi.
Ve bazı kitapların borcu parayla değil, dürüstlükle ödenirdi.