Mild spoiler içerir
Adamımın vizyonu, tutkuları, aşka ve hayata olan açlığı koca bir şaka!!
O barok, aşırı, teatral, “ben varım ve bunu herkes bilecek” enerjisi inanılmaz keyifli.
Adam karanlıkta pineklemek yerine gidip rock yıldızı oluyor, kuralları falan asla takmıyor.
O HER ÇAĞDA KENDİ DEVRİMİNİ YAPMAK ZORUNDA ! MİZACI BU! DURDURULAMAZ !
Bu arada Lestat red flag mi yoksa black flag mi hımm,Lestat kendi bayrağını kendi tasarlamış, üstüne de 'ister sev ister öldür' yazmış. bence. Zaten adamın sevme huyu da bambaşka bir seviye. Lestat öyle uslu uslu sevecek biri değil; sömürürcesine, karşısındakinin tüm güzelliğini içine çekercesine, yok etmek ister gibi seviyor. Tam bir haz, estetik ve tutku adamı.
Dünyayı o ikonik "Savage Garden" (Yabanıl Bahçe) felsefesiyle görüyor; yani hayat aslında kurallardan, ahlaktan yoksun, tamamen vahşi ve estetik bir bahçe. Ve o bahçede hayatta kalmanın tek yolu da güzelliği sömürmek.
Ama tüm bu devasa gücün arkasında aslında yalnızlığa asla tahammül edemeyen, tek kalmaktan ölesiye korkan biri var. Cinsiyet, zaman, kural tanımadan, birilerini yanında tutmak için gerekirse her şeyi riske atabiliyor. Dışarıdan tam bir arsız ama içi aslında yalnız kalamayan, sadece anlaşılmak ve sevilmek isteyen o adam bizim Lestat.
Kitap aynı zamanda 80’ler pop kültürüne, queer özgürleşmeye ve “ölümsüz olup da hala genç ölmek” arzusuna muhteşem bir aşk mektubu.
Ben bu kitabı çok eskiden okumuştum aslında. Şimdi dizinin 3. sezonu geldiği için bir reread ihtiyacım vardı ve onun o deli enerjisini o kafasının içini ne kadar çok özlediğimi fark ettim.
İlk kitapta Louis’nin o melankolik dünyasından Lestat’ı hep biraz zalim ve bencil dinlemiştik ama hikayenin asıl yüzünü öğrenmek için elbette ki vampirin şarkısı..