Yas tutma, bir bireyin, ilişkili etkilerle uğraşma yoğunluğunu kaybedene kadar, yitirilmiş kişiler ya da şeylerin imgelerini yoğun bir biçimde içsel olarak gözden geçirmesini ifade eder. Bireyin yaşadığı kaybı içruhsal (intrapisişik) olarak kabullenebilme derecesi, yeni bir hayata ne ölçüde uyum sağlanabileceğini de belirleyecektir.
Bir mülteci, yurdundan ayrıldığı andan itibaren şu düşünceyi kanıtlamak için kendisini bilinçli ya da bilinçdışı bir baskı altında hisseder: “O, kendisini kabul eden ülkenin gösterdiği merhamete layıktır. Acil olarak benzeşme (asimilasyon) ve uyum sağlama (adaptasyon) ihtiyacı içinde yaşamaktadır. Terk etmeye zorlandığı ülkeye olan öfkesi, onu geçmişe dair pek çok parçayı reddetmeye ve baskılanmaya yöneltmektedir. Geride tehlike içinde bıraktıkları içim suçluluk hissetmektedir…” (Wangh, 1992, s. 17). Bu etkenler birleşerek bireyin yeni bir ülke ve kültürle bütünleşmesine engel olur.
Felaketlerimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıztıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.